Borsa Başkanı Mustafa Teke, Akdeniz Bölgesi İstişare Toplantısına Katıldı.
Meşk-i Saadet’in koro şefi Saadet Erçelik ile kaybolan sesleri, yeniden bulunan kendilikleri ve müziğin insan ruhundaki direnişini konuştuk.
23.04.2025 - Çarşamba 12:49
Türk Sanat Müziği'nin derinliklerinde var olmuş bir ses. Hayatın çetin yollarında kendi melodisini bulan bir kadın. "Meşk-i Saadet" Derneği’nin Koro Şefi Saadet Erçelik’in hikâyesi, sadece bir müzisyenin değil, direnişin, inancın ve sabrın hikâyesi. Onun hayatına ve müziğine yakından bakarken, sesin nasıl bir sığınak, notaların nasıl bir hatıra olduğunu da anlayacağız.
Ankara’nın serin sabahlarından birinde dünyaya gözlerini açtı. Hayat bazen insana masallarla başlar, sonra gerçeklerle sınar. Kimse sormaz, hangi yollara düşeceksin, hangi çıkmazlarda kaybolacaksın. Ama o, kendi kendine yürümeyi öğrendi.
Altı yaşında ilk sarsıntı. Baba gitti. Bir çocuk, ardında uzayan gölgesinin peşine düştü. Sessizlik, evin içinde yankılanan bir kayıp gibi çöktü duvarlara. Eşyalar değişti, ama eksikliğin ağırlığı hep oradaydı. Bir odadan diğerine taşınan kokular, ansızın bastıran o eski şarkılar, aniden hatırlanan fısıltılar. Zaman, bazen insanı en olmadık yerlerde durdururdu.
Yeni şehirler, yabancı yüzler, eksikliğe alışmaya çalışan kalp. Eğitim denilen şey, çoğu zaman mecburiyet, bazen bir kaçış oldu. Ama insan, kendini en çok boşluklarında tanır. Bir şarkının içinde, bir kapı eşiğinde, kitapların satırlarında.
Sonra müzik geldi. İçindeki uzun bekleyişin sonundaydı. Kanunun tellerine dokunduğunda, ilk kez gerçekten var olduğunu hissetti. Teller titreşirken gözlerinden düşen yaşlar, geçmişin eksik parçalarına uzandı. O an anladı, müzik sadece ses değildi, bir tür hafızaydı. İçine kazınan anları, unutulmuş duyguları yeniden çağıran bir hafıza. Yıllar geçti, sahneler, korolar, alkışlar. Ama asıl mesele hep aynıydı. Kaybolan bir şeyi yeniden bulmak, kendini o boşlukların arasında yeniden inşa etmek.
Şimdi geriye dönüp bakıyor. Hikâyeler, anılar, bekleyişler. Hepsi birbirine ekleniyor, her biri kendi notasında yankılanıyor. Ama her hikâye gibi, bu da tam burada bitmeyecek. Çünkü bazı sorular, en çok cevapsız kaldığında anlam kazanır. Ve bazı hikâyeler, en çok anlatılmayı beklediğinde tamamlanır.
Öyleyse, anlatmaya başlayalım. Çünkü bazı kelimeler, insanı en çok sustuğunda anlatır.

Çocukluğunuz, bir zamanlar sevgiyle yoğrulmuş bir masal gibi başlarken, o yılların kokusu, sesi ve rengi sizin için neydi? O günlerin melodisi hangi şarkıydı? Babalar kızlarının kahramanıdır derler. Sizin babanız ise hem kahramanınız hem de hayallerinizin ilk mimarıydı. Onunla ilgili hafızanızda en canlı kalan anı nedir? Piyanonun başında bir anı paylaşacak olsaydınız, o an nasıl olurdu?
Çocukluğum, masallarda anlatıldığı gibi bir huzur içinde başlarken, her şey sevgiyle sarılıydı. O yılların kokusu, bana annemin hazırladığı yemeklerin, penceremden giren sabah ışığının taze havası gibi bir şeydi. Sesi, babamın sakinleştirici gücüyle dolu, annemin evin içinde yankılanan hafif adımlarıyla örülmüştü. O yıllar, renkli ve neşeliydi, tıpkı yağmur sonrası gökyüzüne yansıyan bir gökkuşağı gibi. O günlerin melodisi ise her zaman "Hayat Sevince Güzel"di. O şarkı, yalnızca o günlerin neşesini değil, aynı zamanda o masum dünyadaki ilk kayıplarımı da anlatıyordu.
Babalar kızlarının kahramanıdır derler ya. İşte babam, hem kahramanım, hem de hayallerimin ilk mimarıydı. Hafızamda en canlı kalan anı, onun piyanonun başında bana şarkılar öğretmesidir. O anlar, sanki zamanın bir an durduğu, dünyadan soyutlandığımız anlar gibiydi. Minik ellerim piyanonun tuşlarına dokunduğunda, onun sesini duymazdım sadece, kalbimde de yankı yapardı. "Ey çoban, nedir kederin" şarkısını çaldığımda, babamın sıcak bakışları, bana güven veren sesi hala kulaklarımda çınlar. Ama şimdi, bir piyanonun başında babam yokken, her nota eksik, her melodi yarım. O minik piyanonun tuşları, bir zamanlar tüm hayallerimle doluyken, şimdi yalnızlıkla yankılanıyor.
Henüz 6 yaşında bir çocuğun omzuna babasız bir dünyanın ağırlığı binerken, o minik piyanoda hayallerinize tutunmaya çalışmıştınız. O günlerden bugüne, o hayaller size neşenizi geri getirebildi mi? Piyanonun sesi sizi teselli eder miydi?
Babam öldükten sonra, birkaç şarkı çaldım. Ama sonra bıraktım. O minik piyanonun tuşlarına dokunmak, bir zamanlar bana dünyayı unuttururken, artık sadece boş bir çınlama gibi geliyordu. Elinden oyuncağı alınmış bir kız çocuğu gibi hissettim. Neşemi geri getirecek hiçbir şey kalmamıştı sanki. O şarkılar, bir zamanlar içimdeki umutları barındırırken, şimdi birer anıya dönüşmüştü. O minik piyano, bana hayatın ne kadar kırılgan olduğunu, hayallerin bir an içinde nasıl kaybolabileceğini öğretmişti. Ama belki de, bir çocuğun kaybettiği neşeyi yeniden bulması da, zamanla, sadece kendi içindeki boşluğu anlamasıyla mümkün olurdu.
Piyano başında piyanist olma hayali, belki de her şeyin özüdür bu hayal. O anları, o melodileri çaldıkça, her nota bana daha fazla kendimi hatırlatıyor. Müziği hayatımın her anında hissettim, ama bu hayal, yalnızca bir meslekten ibaret değildi. Bir anlam arayışıydı, içsel bir yolculuktu, bir sığınaktı. Piyano başında olmak, bana sadece melodileri değil, kaybolan zamanları da hatırlatıyordu. Müzik, acıları iyileştiren bir güç. Ve şimdi, bu hayalim, tüm boşluklarımı dolduran ve beni yeniden inşa eden bir anlam kazandı.

Annenizle yaşadığınız zorluklar ve müzikten uzaklaşmanızın ardından, maddi sıkıntılar içinde müziğinizi kaybetmişken, içinizdeki melodi tamamen sustu mu? Yoksa, bir köşede sessizce mırıldanmayı sürdürdü mü?
İçimdeki melodi tamamen susmadı, belki sustu sanmıştım ama hiç gitmemişti. Zorluklar, acılar, maddi sıkıntılar içinde, müzikten uzaklaştığımı düşündüm. Ama o dönemde, ağlatan şarkılar buldum. Arabesk dinlemeye başladım, her notasında biraz daha kaybolarak. Şarkılarla ağladım, içimdeki bozuk melodiyi onlarla bastırmaya çalıştım. Sanki her söz, her hüzünlü melodi, içimdeki boşluğa bir tür ses olmuştu. Ama yine de, o melodi içimde bir köşede sessizce mırıldanıyordu; belki de ağlayan şarkıların arasında, kaybolmuş bir melodi, kendini bir gün yeniden bulmayı bekliyordu.
Türk Sanat Müziği ile yollarınız yeniden kesiştiğinde, sizi bu dünyaya çeken şey neydi? Bir şarkı mı, bir his mi, yoksa bir insan mı?
Ankara’da yaşıyorduk. Üniversite sınavını kazandım ve bir gün, okulun kapısından içeri adımımı atarken, gözüm bir ilan gördü: "Üniversite korosuna korist alınacak." Hemen kaydımı yaptırdım, elemelere girdim ve kazandım. Koro şefimiz, bir radyo sanatçısıydı. Yumuşacık pamuk gibi bir sesi vardı, bakışları ise sevgi dolu, tam bir İstanbul beyefendisiydi. Bir insan, öğretmenini sevdikçe, o derse olan ilgisi de artar derler ya, işte tam da öyle oldu. O an, müziğe olan ilgim, öğretmenimin sıcaklığıyla birleşti. Yavaş yavaş rotam, sanat müziğine doğru kıvrılmaya başladı, tıpkı bir nehrin yönünü bulması gibi. Her şey o kadar doğal ve zarifti ki, o dünyaya adım attığımda, sanki yıllardır oradaymışım gibi hissettim.

Hayatta bazen kırılma noktaları olur, fakat yeniden inşa edilen anlar da vardır. Bugün, o minik piyanoda hayaller kuran küçük kıza ne söylemek istersiniz?
O minik piyanoda hayaller kuran o küçük kıza, derim ki: "Çok üzgünüm, gerçekten çok üzgünüm. Çünkü o kadar büyük bir yük taşıyacaksın ki, henüz farkında değilsin. Bu vebali senin omuzlarına yüklemek zorunda kaldım." O masumiyetin, o saf düşlerin ne kadar kırılgan olduğunu bilseydim, belki de farklı bir yol seçerdim. Ama sen yine de bu yükü taşıyacaksın. Hem de öyle ağır ki, belki de zamanla taşımanın seni nasıl değiştirdiğini bile fark etmeyeceksin.
Piyanodan uzaklaşıp Türk Sanat Müziği’ne gönül verdiniz. Bu iki dünyanın sizin ruhunuzdaki yeri nasıl tanımlanır? Eğer bugün piyanonuz olsaydı, o zaman çalmak istediğiniz bir şarkıyı Türk Sanat Müziği tarzında yorumlamak ister miydiniz?
Piyanodan kendi isteğimle uzaklaşmadım, aslında o bana biraz daha veda etti. İçimde her zaman Batı müziğine olan bir sevda vardı, ama ne yazık ki, bu kadar maliyeti yüksek bir enstrümana ulaşmak hiç de kolay olmadı. Piyano sesini çok severim, o tuşların çıkardığı o derin yankılar hâlâ kulaklarımda çınlar. Eğer bugün piyanom olsaydı, Türk Sanat Müziği'nin o zarif melodilerini ve saz eserlerini çalmayı çok isterdim. O şarkıları piyano ile icra etmek, her notada Türk müziğinin o duygusal derinliğini keşfetmek isterdim. Ama belki de bu ikisi, birbirinden farklı iki dünya değil, bir bütünün parçalarıydı. Sadece zamanın ve koşulların beni birini seçmeye zorladığını fark ettim.
Müzik bazen bizi, en derin duygularımızdan alıp başka yerlere taşır. Sizce müzik, sizi sizden alıp nereye götürdü? Bugünkü varlığınızı nasıl tanımlıyorsunuz?
Müziğe olan aşkım, hayata sımsıkı tutunmamın tek nedeni oldu. O, benim limanım, sığınağım, her fırtınada güvenle sığındığım tek yer. Bazen, hayatın karmaşasında kaybolmuşken, o melodiler bana bir yol gösterdi. Müziğin içinde kaybolduğumda, tüm acılarımı ve boşluklarımı bir arada buldum. O, dert ortağım, her zaman yanımda durdu. Bugün, varlığımı müzikle tanımlıyorum; çünkü müzik, benim varoluşumun ta kendisi. Onunla varım, onunla yaşarım.

Türk Sanat Müziği sizin için yalnızca bir tutku mu, yoksa bir hayat felsefesi haline geldi mi? Bu müzik türü, ruhunuzun hangi yanını besliyor?
Benim için müzik, bir tutku. Ancak hayat, beni bir şekilde Türk Sanat Müziği'nin yoluna sürükledi. Zamanın ve şartların getirdiği bir seçim, belki de bir kader. Sanat Müziği, o kadar duygusal bir yapıya sahip ki, her tınısı, ruhumu farklı bir şekilde sarmalar. Makamsal zenginliği ve çeşitliliğiyle, her türlü duyguyu derinlemesine hissettiriyor. Her makam, bir başka dünyaya açılan kapı gibi; insanın içindeki en karanlık köşeden, en aydınlık anlarına kadar uzanıyor. Bu müzik türü, ruhumun derinliklerine dokunuyor ve bana yaşamanın tüm o ince hallerini hatırlatıyor.
"Meşk-i Saadet" gibi bir derneğin koro şefi olmak, adınızdaki "Saadet" kelimesiyle de anlam kazanıyor sanki. Bu sorumluluğu ilk üstlendiğinizde hissettikleriniz neydi? Zorlandığınız anlar oldu mu?
Grubun adını bir arkadaşım koydu, ama tabii ki anlamı ağır. "Saadet" kelimesiyle bir derneğin koro şefi olmak, hem derin bir sorumluluk, hem de bir içsel uyum gerektiriyor. Zorlanmaz mıyım? Elbette zorlanırım. Bir koroyu yönetmek, sadece nota okumaktan ya da melodiyi doğru çalmaktan ibaret değil. Öncelikle insan psikolojisini çözmek, her bireyin iç dünyasına dokunabilmek gerekiyor. Bir yönetici olabilmek, sadece liderlik etmek değil, bir arada uyumlu bir şekilde var olabilmek. Bazen karışan ruhları bir araya getirmek, bazen de incinen kalpleri onarmak zor olabiliyor. Ama her zorluk, bir şekilde insanı daha güçlü kılıyor.

Türk Sanat Müziği, kökleri derinlere uzanan bir gelenek. Ancak modern dünyada bu sanat dalını yaşatma çabası da ayrı bir mücadele gerektiriyor. Sizce genç nesillere bu müzik türünü nasıl sevdirebiliriz? Sizin yöntemleriniz nelerdir?
Maalesef, teknoloji her şeyi olduğu gibi müziği de dönüştürdü ve ilgiyi bambaşka alanlara kaydırdı. Artık duygular, bir zamanlar olduğu kadar ön planda değil. Bu yüzden, daha yüzeysel, duygusuz melodiler, özellikle genç neslin tercih ettiği türler haline geldi. Ama unutmamalıyız ki, Türk Sanat Müziği ve Türk Halk Müziği, bu toprakların özüdür. Bunlar bizim seslerimiz, bizim tarihimizdir. Eğer ben bir şeyler değiştirebilseydim, ilkokuldan itibaren bu müzikleri, çocukların genel kültür derslerine dahil ederdim. Lise bittiğinde, bir çocuğun ne kadar basit olursa olsun, hem Aşık Veysel'i, hem de Dede Efendi'yi bilmesi gerekirdi. Çünkü ancak o zaman, gerçek duyguyu ve geçmişin sesini onlara duyurabiliriz.

Bir koro şefi olarak, insan seslerini bir bütün haline getirip ahenk yaratıyorsunuz. Peki, müzikteki bu uyumu hayatınızda da arıyor musunuz? Eğer öyleyse, hayatınızda o uyumu hiç yakalayabildiniz mi?
Müzikteki uyum, bana hep hayatın kendisini hatırlatır. Bir koro şefinin görevi, bir araya getirdiği insan seslerinde bir ahenk yaratmaksa, hayat da aslında o seslerin birleşiminden başka bir şey değil. Sesler, tınılar, notalar bir araya geldiğinde, bazen bir arpa boyu yol alırsınız, bazen de her şeyin anlamı bir arada çıkar. Ama hayatın içinde de bu uyumu arıyorum, hem de her an. Bazen buluyorum, bazen kayboluyorum, bazen de hiç bulamıyorum. Müzik gibi, hayat da böyle bir şey: sürekli bir deneme, bir arayış. Ama ne olursa olsun, her uyumlu anın içinde kaybolmak, her hatalı tınıda yeniden başlamaya cesaret etmek gerek. Bunu bulabilmek, bir koro şefi olmanın sadece müzikle değil, hayatla da kurduğum bir ilişki olduğunu gösteriyor.

Sanatçılar genelde içsel dünyalarını dışa vururlar. Peki, şarkı söylerken ya da bir koroyu yönetirken, kişisel bir hikâye mi anlatıyorsunuz, yoksa kolektif bir duygu mu yaratıyorsunuz?
Şarkı söylerken ya da bir koroyu yönetirken, aslında her ikisini de yapıyorum. Kişisel bir hikâye anlatmak, bazen tamamen içimdeki dünyayı dışarıya dökmek gibi geliyor. Ancak müzik, sadece bireysel bir ifadenin ötesinde bir şeydir. Kolektif bir duyguyu yaratmak, bir koro şefinin aslında en büyük sorumluluğudur. O anki tınılar, bir araya geldiğinde, sadece ben değil, her bir sesin içinde bir hikaye, bir duygu, bir geçmiş barındırır. Yani bir bakıma, ben hem kendi hikayemi anlatıyorum, hem de bir bütünün duygusunu, ruhunu, en derin katmanlarını ortaya koyuyorum. Bu, bir nevi paylaşılan bir melodi gibi; her ses, kendi özünü sunarken, bir yandan da ortak bir anlam yaratıyor.

Koro şefliği, sadece müzikle ilgili bir liderlik değil, aynı zamanda bir rehberliktir. Koro üyelerinizle olan ilişkilerinizden öğrendiğiniz en büyük ders nedir?
Koro şefliği, gerçekten sadece müzikle ilgili değil, insan ruhunun derinliklerine inmekle de ilgili. Her bir koro üyesi, yalnızca bir ses değil, farklı hayatlar, farklı duygular, farklı hikayelerle şekillenen bir dünya. Onlarla kurduğum ilişki, aslında bir tür rehberlik ve empati gerektiriyor. En büyük dersim, insanın bir bütün olarak sesini duyurabilmesi için önce kendini dinlemesi gerektiği oldu. Onlara seslerini bulmalarını, duygularını açıkça ifade etmelerini söyledim. Çünkü yalnızca bu şekilde gerçek anlamda uyumlu bir orkestra yaratılabilir. Koro üyelerinin içsel dünyalarını anlamak, onlara güven vermek, tek tek seslerini değil, birbirleriyle olan bağlarını da güçlendirmek gerektiğini öğrendim. Müziğin sadece teknik değil, insana dokunan bir şey olduğunu fark ettim.
Hayatınız boyunca birçok öğrenci ve sanatçıyla yolunuz kesişmiştir. Onlara müzik dışında hangi değerleri aşılamak sizin için daha önemli?
Hayatım boyunca birçok öğrenci ve sanatçıyla yolum kesişti. Müzik, elbette ki başlıca değerlerden biri, ancak ona dair en önemli derslerim, müzik dışında pek çok değerle şekillendi. Benim için en önemli olan, insanın özüne sadık kalması ve her zaman dürüst olabilmesidir. Müziğe dair öğrendikleri kadar, insanlıklarına dair de bir şeyler aktarabilmeyi hedefledim. Yalnızca bir notayı doğru çalmak ya da söylemek değil, bir insanın içinde taşıdığı o derinliği ve anlamı dışa vurabilmesi, en büyük arzum oldu. Müzik, insanı tanımak, kendini keşfetmek ve kendini doğru şekilde ifade etmek için bir araç. Ama önemli olan, müzikle birlikte empatiyi, sevgi ve saygıyı da aşılayabilmek. Çünkü gerçek sanat, insanın ruhuyla bütünleşen bir duygudur ve o ruhu doğru anlamadan, o duyguyu doğru şekilde paylaşmak imkansızdır.
Türk Sanat Müziği’nin geçmişi çok güçlü, ancak geleceği biraz belirsiz görünüyor. Sizce bu müzik türünün modern dünyadaki yeri ne olacak?
Türk Sanat Müziği’nin geçmişi gerçekten kökleri derinlere uzanıyor, ama geleceği konusunda bir belirsizlik var. Bu müzik türü, zamansız bir hazine gibi; o kadar derin, o kadar zengin ki, sadece kulakla değil, ruhla da duyuluyor. Ama modern dünyanın hızına ve değişen zevklerine bakıldığında, bu müzik türü sanki kayboluyor gibi hissediyorum. Ne yazık ki, genç nesiller bu geleneği çoğu zaman fark etmiyor, ya da daha basit, daha hızlı müziklere yöneliyor. Ancak, Türk Sanat Müziği'nin bir yerlerde, bir şekilde yeniden doğması gerektiğine inanıyorum. Bunu bir nostalji olarak görmek yerine, bu müziği günümüze uyarlayarak bir köprü kurmalıyız. Bu, geçmişin ve geleceğin buluşması olmalı. Çünkü her şeyin hızla tüketildiği bir dönemde, bu müzik bize durup nefes almayı, anlam aramayı hatırlatıyor. İleriye doğru adım atarken, bu müziği bir köprü gibi kullanmalıyız. Gelecekte de Türk Sanat Müziği, yalnızca bir geçmişin hatırlatması değil, duyguların en saf, en derin hali olarak varlığını sürdürecek.

Saadet Hanım, şu anki halinizle, müzikle yeni tanışan genç Saadet’e ne tavsiye ederdiniz? Yolculuğunuzu yeniden yaşama şansınız olsa, farklı bir şey yapar mıydınız?
Genç Saadet’e sabırlı olmayı, acele etmemeyi tavsiye ederdim. Her şeyin bir zamanı var ve müzik, sabırla olgunlaşan bir süreç. O kadar acele ettim ki, her şeyin hemen gerçekleşmesini istedim. Ama zamanla anladım ki, her adım, her an bir derstir. Her ses, her melodi sadece teknik bir egzersiz değil, ruhun bir yansımasıdır. O yüzden sabırlı olmalı ve her şeyin doğal akışını izlemeliydim.
Yolculuğumu yeniden yaşama şansım olsa, belki daha fazla riske girer, daha fazla hata yapardım. Ama hataların içinde büyüyüp güçlendiğimi düşünüyorum. Kendimi biraz daha özgür bırakırdım, belki de daha fazla özgün olurdum. Ama şu an geldiğim noktada, her şeyin tam da yerli yerinde olduğunu hissediyorum.
Son olarak, bu nağmelerle örülmüş zarif yolculukta, Meşk-i Saadet’in hem sesini hem de ruhunu var eden sanatkârları anmak isteriz. Koro solistleri ve sazendelerden oluşan bu kıymetli topluluğun isimlerini bizimle paylaşır mısınız?
Elbette, Meşk-i Saadet’in bu değerli yolculuğuna sesleriyle ve sazlarıyla katkı sağlayan sanatkârlarımızı büyük bir mutlulukla paylaşıyorum.
Koro Solistleri:
Belgin Şenel, Bilge Aydemir, Ebru Kitapçıoğlu, Figen Yalçın, Gani Ertüzün, Nural Kılıçgedik, Olgunay Aldemir, Pervin Bulanık, Serdar Kurtsatan, Sevilay Yürekli, Sibel Karaselçuk, Ülker Figen Yardımcı, Zeliha Deniz.
Sazendeler:
- Akordeon: Harun Arslan
- Kanun: Onur Ergün
- Keman: Abidin Tekyay, Ali Deniz Özyiğit
- Klarnet: Süleyman Örs
- Ritim: Ahmet Kurt, Aydın Demir
- Tanbur: Atıl Dikbaş
- Ud: Ahmet Şen, Beyhan Güraslan

Saadet Erçelik’in yaşamında müzik, bir kaçıştan çok, varoluşun kendisi olmuştur. Her notada bir zaman yolculuğuna çıkarken, her melodide kendini yeniden inşa eder. Türk Sanat Müziği, onun için yalnızca bir sanat dalı değil, bir yaşam biçimi, bir felsefe. Yüzyıllar öncesinin derin seslerinden günümüze uzanan bir köprü kurarken, geçmişin izleriyle bugünün karmaşasında kendi ruhunu bulur. Müzik, ona bir sığınak, bir kimlik olur. Her nota, bir parçadır onun varlığının. Bunu anlatırken, Saadet Hanım’ın gözlerinde bir öykü birikir. Hem zamanın hızla geçişine tanıklık eder hem de o geçişi müzikle dondurur.
Müzik, ona yalnızca geçmişi hatırlatmakla kalmaz, aynı zamanda geleceği de şekillendirir. Gelecek, ne kadar hızlı akarsa aksın, o anı korumak için uğraşır. Genç nesillerin Türk Sanat Müziği’ne olan ilgisizliğini bir kayıp olarak görür, ama bir yandan da her kayıptan sonra gelen yeniden doğuşu bekler. Yarınların müziği, belki de bugün onun gibi birinin kalbinin melodisiyle yankı bulacak. Saadet Erçelik, bir yandan bu melodiyi yaşatarak kendi iç yolculuğunda ilerlerken, diğer yandan onu bir miras gibi bırakma çabasına giriyor.
Bir sanatçının hayatta kalma savaşı sadece sahnede değil, ruhunda da devam eder. Ve belki de en büyük savaş, her gün, her nota ile biraz daha özgürleşmektir. Saadet Erçelik'in müzikle kurduğu bu bağ, zamanla daha fazla insana dokunacak. Bu, bir yolculuğun daha başlangıcı, bir keşfin ilk adımıdır.
#İşbirliği
Müzeyyen Beyza MERCAN







Gülay Altındağ Röportajı: Yaşama Sanatını Yeniden Boyayan Bir Kadın
Tarsus Ticaret Borsası’nda Sektörlerin Güncel Sorunları Masaya Yatırıldı
TARSUS GASTRONOMİ MERKEZİ ERASMUS+ CHOCOFUTURE PROJESİ’NİN UYGULAMA NOKTASI OLDU
TARSUS BELEDİYESİ, POLONYA’NIN WARKA BELEDİYESİ İLE İKLİM DİRENCİ PROJESİNE İMZA ATTI
BELEDİYE BAŞKANI SOFU’DAN, 10 NİSAN POLİS HAFTASI MESAJI
TİCARET BORSASI BAŞKANI TEKE’DEN, 10 NİSAN ‘POLİS HAFTASI’ KUTLAMASI
ÇAMLIYAYLA KAYMAKAMI AVCI’YA, 10 NİSAN ‘POLİS HAFTASI’ ZİYARETİ
TARSUS TSO KOMİTE BAŞKANLARI, İSTİŞARE TOPLANTISINDA BULUŞTU
Miraç Öz Kimdir? Kaç Yaşında ve Nereli?
TARSUS TİCARET BORSASI, EKONOMİYE DEĞER KATAN ÜYELERİNİ ÖDÜLLENDİRDİ