BAŞKAN ALİ BOLTAÇ’TAN KAHRAMAN GÜLEK MAHALLESİ’NE KAPSAMLI ÇALIŞMA
Janti İsmail (İsmail Gül) Kimdir, Nereli, Kaç Yaşında? Nişantaşı'nın En Şık Bakkal Çırağı Şimdi Ne Yapıyor?
17.08.2026 - Pazartesi 01:54
İstanbul, kalabalığıyla insanı yutan, ezen, sıradanlaştıran bir devasa şehir. Ama bu şehrin kalbinde, Sirkeci'de bir kafede, tepsisini büyük bir zarafetle taşıyan, ceketinin mendili özenle katlanmış bir adam var. Adı İsmail Gül. Ama herkes onu "Janti İsmail" olarak tanıyor.
O, televizyon ekranlarında, Alman DW kanalının belgesellerinde, ulusal gazetelerin manşetlerinde "en şık çalışan" olarak yer aldı. TV8'deki Doya Doya Moda stüdyolarına rüzgâr gibi girdi. Ama o, parıltılı dünyaların arkasında kaybolmak yerine, terini döktüğü, elinin emeğiyle kazandığı garsonluğa sırtını dönmedi.
Bugün onunla; Kazakistan bozkırlarından İstanbul'un sert kaldırımlarına uzanan hikâyesini, kıyafetin bir insanı nasıl koruyabileceğini, hayal kırıklıklarını ve en önemlisi "saygıyı" konuşuyoruz. Karşınızda mahcubiyeti ve gururu aynı anda taşıyan, asil bir ruh: İsmail Gül.

"İnsan çocukken neye inanırsa, büyüdüğünde o kalenin içine sığınırmış. Senin kalen Kazakistan bozkırlarında kurulmuş..."
İsmail, senin hikâyen bir film karesi gibi başlıyor aslında. 24 Mayıs 1998, İstanbul doğumlusun ama çocukluğun Kazakistan bozkırlarında geçiyor. Annen Kazak, baban İzmirli... Bu iki farklı kültürün arasında büyümek, o uçsuz bucaksız coğrafyada çocuk olmak sana bugün sahip olduğun o "farklı" bakış açısını nasıl kazandırdı?
Muhtemelen bu iki kültürün arasında büyümek bana dünyaya geniş açıdan bakmayı öğretti. İstanbul'un hareketliliğiyle Kazakistan'ın uçsuz bucaksız bozkırları birbirinden çok farklıydı. Çocukluğumun o geniş coğrafyada geçmesi, insanı ve çevresini daha fazla gözlemlememe neden oldu.Annemin Kazak, babamın İzmirli olması da bana iki farklı kültürün değerlerini aynı anda tanıma fırsatı verdi. Belki de bugün insanlara, hayata ve olaylara biraz daha farklı bakmamın nedeni bu. Kendimi hiçbir zaman tamamen tek bir yere ait hissetmedim; aksine, farklı dünyaların arasında olmak benim kimliğimin bir parçası haline geldi

2011’de İstanbul’a geri döndüğünde, Kazakistan’daki o geniş dünyadan sonra bu devasa metropol seni nasıl karşıladı? Okul hayatın, meslek lisesi yılların... O zamanlar aynaya baktığında bugün gördüğümüz o "Janti İsmail"in ayak seslerini duyuyor muydun, yoksa bambaşka bir İsmail mi vardı orada?
2011’de İstanbul’a döndüğümde aslında yeniden doğmuş gibi hissettim. Kazakistan’ın o sonsuz bozkırlarından sonra İstanbul bana inanılmaz kalabalık, hızlı ve biraz da sert geldi. Bir anda her şey değişmişti; sokaklar, insanlar, okul, hayatın temposu…
Meslek lisesi yıllarımda ise bugünkü İsmail’den çok farklı biriydim. O zaman aynaya baktığımda “Janti İsmail”i görmüyordum. Daha çok kendini tanımaya çalışan, nasıl bir insan olmak istediğini keşfetmeye çalışan bir çocuk vardı karşımda.
Ama geriye dönüp baktığımda bazı şeylerin o yıllarda başladığını fark ediyorum. Giyimime, duruşuma, görüntüme ve kendimi ifade etme biçimime verdiğim önem yavaş yavaş ortaya çıkıyordu. Yani bugünkü Janti İsmail bir anda oluşmadı. O çocuk aslında onun ilk fragmanıydı.

"Hayat bazen seni hayallerinden vurur ama sana yepyeni bir zırh hediye eder. Senin zırhın, ütülü ceketlerin ve o hiç bozmadığın duruşun olmuş..."
Çocukken polis olmak istiyordun, adalet peşindeydin. Ancak hayat bazen planladığımızdan farklı akıyor ve meslek lisesinde okuduğun bölümle ilgili iş bulamıyorsun. İşte tam o noktada, 2019 yılında, belki de birçokları için "sıradan" görülebilecek garsonluk mesleğine adım atıyorsun. Ama sen bu başlangıcı hiç de sıradan yapmadın. Cebindeki tüm maddi zorluklara rağmen, filmlerden fırlamış gibi bir stille masaların arasına daldın. O gün, o ilk takım elbiseyi giyip işe giderken içinden kendine ne dedin? Bu sadece bir giyim tarzı mıydı, yoksa hayata karşı 'ben buradayım' demenin bir yolu mu?
O gün takım elbiseyi giydiğimde bunun sadece bir kıyafet olmadığını biliyordum. Maddi olarak zor bir dönemden geçiyordum, hayat istediğim gibi ilerlememişti ve çocukken kurduğum polislik hayali de gerçekleşmemişti. Ama kendime “Şartlar ne olursa olsun, ben kendimi küçültmeyeceğim” dedim.
Garsonluk benim için sadece para kazanmak değildi. Masaların arasında çalışırken bile kendime ait bir duruşum olsun istiyordum. Takım elbiseyi giyip aynaya baktığımda, belki de hayatın bana verdiği şartlara karşı kendi cevabımı veriyordum: “Ben buradayım ve nasıl görüneceğime, nasıl duracağıma ben karar veririm.”Bugün geriye dönüp baktığımda “Janti İsmail” dediğimiz şeyin aslında o günlerde oluşmaya başladığını düşünüyorum. Çünkü janti olmak benim için pahalı kıyafetler giymek değil; imkânların sınırlı olsa bile kendine verdiğin değeri kaybetmemekti.

"İşimi ne olursa ve nerede olursa olsun severek, özenerek ve saygıyla yapacağım" dedin ve bu duruşun seni kısa sürede ulusal kanalların ana simgesi yaptı. ATV, Kanal D, Show TV derken bir anda "Janti İsmail" oldun. İnsanlar sana bu ismi taktığında, o bakkal çırağı veya garson çocuk olarak bu parıltılı dünyada kendini nasıl konumlandırdın? Şöhret kapını çaldığında, o "jantilik" senin için bir maske miydi yoksa gerçek kimliğin mi?
Ben hiçbir zaman kendimi “bakkal çırağı”, “garson” ya da “şöhretin sonradan geldiği biri” olarak sınırlamadım. O işler benim hayatımın parçalarıydı ama kim olduğumu belirleyen şey değildi. Ben yaptığım her işe değer vermeyi, özen göstermeyi ve bulunduğum ortamda kendi tarzımı ortaya koymayı seçtim.
ATV, Kanal D ve Show TV gibi ulusal kanallarda görünmeye başladığımda insanların bana “Janti İsmail” demesi de aslında bunun doğal bir sonucu oldu. Şöhret geldiğinde kendime yeni bir karakter yaratmadım. Zaten olduğum kişiyi daha görünür hale getirdim.
Jantilik benim için bir maske hiç olmadı. Çünkü maske olsaydı, kamera kapandığında çıkarmam gerekirdi. Oysa ben günlük hayatımda da aynı şekilde giyinmeye, kendime bakmaya ve dik durmaya devam ettim.
Benim için “Janti İsmail” pahalı kıyafetlerden veya gösterişten ibaret değil. İnsanın imkânları ne olursa olsun kendisine ve yaptığı işe saygı duymasıdır. Şöhret bana bunu vermedi; sadece yıllardır içimde olan o tarafı insanların görmesini sağladı.

"Televizyonun o ışıltılı spotları söndüğünde, Sirkeci’nin gerçekliği başlar. Sen o ışıkların altında değil, o gerçekliğin içinde parlamayı seçtin..."
TV8’deki "Doya Doya Moda" programına katıldın, Almanya’nın dev kanalı DW belgeselini çekti... Herkes senin stilini konuşurken, sen Sirkeci’de Cafe Sabor’da tepsi taşımaya devam ettin. Bu müthiş bir denge! Bir yanda moda ikonluğu, diğer yanda ekmek kavgası... Bu iki dünya arasında gidip gelirken hiç "Benim burada ne işim var, ben daha fazlasını hak ediyorum" dediğin anlar oldu mu?
Elbette zaman zaman böyle düşündüğüm anlar oldu. Çünkü insan bir tarafta televizyonlarda, belgesellerde, moda programlarında görünürken diğer tarafta aynı gün Sirkeci’de tepsi taşıyınca ister istemez kendisine “Benim hikâyem nereye gidiyor?” diye soruyor.
Ama ben bunu hiçbir zaman bir çelişki olarak görmedim. Tam tersine, benim için iki dünyanın da ayrı bir değeri var. Televizyonda olmak bana görünürlük ve kendimi ifade etme fırsatı verdi; Cafe Sabor’da çalışmak ise bana emeğin, disiplinin ve ayaklarımın yere basmasının değerini öğretti.
Ben daha fazlasını hak ettiğimi düşündüğüm zamanlarda bile bulunduğum işi küçümsemedim. Çünkü benim için mesele sadece nereye geldiğin değil, oraya gelirken kim olduğundur.
Belki bugün bir moda programında stilim konuşuluyor, başka bir gün elimde tepsiyle müşteriye hizmet ediyorum. Ama ikisinde de aynı İsmail'im. Benim için asıl başarı, hangi ortamda olursam olayım kendimden ve işime duyduğum saygıdan vazgeçmemek.
Ve açıkçası hâlâ daha fazlasını istiyorum. Ama bunu yaptığım işi küçümseyerek değil, yaptığım her işi hakkıyla yaparak gerçekleştirmek istiyorum.

Bir dönem oyuncu olmak istemişsin ancak "buna uymadığım için o hayali bıraktım" diyorsun. Bu çok cesur ve samimi bir itiraf. Seni o hayalden vazgeçiren neydi? Kendi gerçekliğinle o dünyanın beklentileri nerede çatıştı?
Oyunculuk hayalim vardı, çünkü sinemayı ve özellikle aksiyon filmlerini çok seviyordum. Kamera karşısında olma fikri bana her zaman çekici gelmişti. Ama zamanla bu sektörün benden beklediği fiziksel ve imaj açısından belirli kalıpları olduğunu düşündüm. Ben de o kalıplara tam olarak uymadığımı hissettim.
Bir noktada kendime dürüst olmam gerekti. “Ben bu dünyaya uygun değilim” deyip hayalimden tamamen nefret ederek vazgeçmedim. Sadece o dönem için gerçekçi olmadığını düşündüm ve başka bir yola yöneldim.
Ama bugün geriye baktığımda şunu anlıyorum: İnsan bazen bir hayalinden vazgeçtiğini sanıyor, aslında sadece ona giden yolu değiştiriyor. Oyunculuk yapmamış olabilirim ama kamera karşısında olmak, stilimle kendimi ifade etmek ve insanlara farklı bir karakter göstermek hayatımın yine bir parçası oldu.
Belki de benim hikâyemde en önemli şey şu: Hayallerimden vazgeçtiğimde bile kendimden vazgeçmedim.

Ekran yolculuğuna gelirsek… Bugüne kadar hangi dizi ve film projelerinde yer aldın? Bu profesyonel set ortamlarında bulunmak ve o karakterlere hayat vermek senin için nasıl bir deneyimdi?
Aslında ekran yolculuğum biraz farklı başladı. 1.98 boyum, Kazakistan vatandaşlığım ve renkli tarzım nedeniyle her karaktere kolayca uyum sağlayan klasik bir profil değildim. O dönem ne kadar oyuncu olmayı istesem de, karşıma çıkan projelerin ve karakterlerin çoğunda kendimi o dünyanın içinde göremiyordum.
Bir dönem birçok dizi ve projede bulundum; açıkçası sayısını bugün hatırlamak bile zor. Ama çoğu zaman bir karaktere uygun görülmediğim için devam edemedim. O zamanlar bunu bir eksiklik gibi görüyordum. Şimdi ise geriye dönüp baktığımda, belki de beni kendi yoluma hazırlayan şeyin tam olarak bu olduğunu düşünüyorum.
Çünkü bugün oyunculuğa bakışım değişti. Artık başkasının karakterini canlandırmak yerine, kendi karakterimi ortaya koymak istiyorum. Kendi tarzım, kendi hikâyem, kendi duruşum…
Benim için asıl mesele bir başkasına dönüşmek değil; olduğum kişiyle bir hikâyenin içinde yer alabilmek. Belki de benim ekran yolculuğumun en gerçek karakteri, yine kendim olacağım.

"Hırslarından arınmış, sadece 'güzel bir hatıra bırakmak' isteyen bir adam... Belki de gerçek jantilik budur; insanın kendiyle barışması..."
Şu anki hayat felsefen beni çok etkiledi: "Güne erken başlayabileceğim iş neyse onu yapıp, spor ve sosyal hayata zaman ayırmak." Artık büyük, ulaşılamaz hayallerin peşinde koşmak yerine, anın tadını çıkaran bir İsmail var karşımızda. Bu dinginliğe nasıl ulaştın? Hırslarından nasıl arındın?
Sanırım zaman bana şunu öğretti: Hayat sadece bir şeyleri elde etmek için sürekli koşmaktan ibaret değil. Bir dönem daha fazlasını istemek, kendimi kanıtlamak ve büyük hedeflere ulaşmak benim için çok önemliydi. Ama insan bir süre sonra bunun bedelini de görüyor.
Şimdi benim için başarı; sabah erken kalkabilmek, sevdiğim bir işi yapmak, sporuma zaman ayırmak, arkadaşlarımla görüşmek ve günün sonunda kendimi iyi hissetmek. Bunlar eskiden bana küçük hedefler gibi gelebilirdi ama bugün aslında hayatın kendisinin bunlardan oluştuğunu düşünüyorum.
Hırslarımı tamamen kaybetmedim. Sadece hırsın beni yönetmesine izin vermemeyi öğrendim. Bir şey olacaksa olsun diye hayatımı ertelemek istemiyorum. Hayatımı gelecekte yaşayacağım güzel günlere saklamak yerine, bugünün de güzel olmasına çalışıyorum.
Belki de dinginlik dediğim şey tam olarak bu: Daha az istemek değil, elimdekilerin değerini bilirken hâlâ kendim için ilerlemeye devam etmek.

Şu an Sirkeci’de bir cafede garsonluk yaparak ekmeğini kazanıyorsun. İnsanlar seni tanıdığında, o şık ceketinin altındaki yorgunluğu ama gururu gördüğünde ne hissediyorlar? Senin için "başarı" kavramı artık televizyona çıkmak mı, yoksa akşam eve döndüğünde kendine duyduğun o temiz saygı mı?
İnsanların beni tanıması elbette güzel bir his. Bazen üzerimde şık bir ceketle tepsi taşırken beni televizyondan hatırlayan biri oluyor. O an ister istemez geçmişle bugün arasında bir bağ kuruyorum. Belki dışarıdan bakıldığında çelişkili görünüyor ama benim için hiç öyle değil.
Çünkü o ceketin altında sadece bir garson değil, yıllardır kendi hayatını kurmaya çalışan bir insan var. Yorulduğum günler oluyor ama yaptığım işten utanmıyorum. Tam tersine, kendi emeğimle ayakta durmanın ayrı bir gururu var.
Televizyona çıkmak benim için güzel bir deneyimdi ve hâlâ o günleri değerli buluyorum. Ama artık başarıyı sadece tanınmakla ölçmüyorum. Benim için gerçek başarı, akşam eve döndüğümde “Bugün elimden geleni yaptım ve kimseye haksızlık etmeden, alnımın akıyla kazandım” diyebilmek.
Şöhret insanların seni tanımasıdır; başarı ise senin kendini tanıyıp kendine saygı duyabilmendir.

Senin gibi maddi zorluklara rağmen duruşundan ödün vermeyen, hayata karşı "janti" kalmaya çalışan gençlere ne söylemek istersin? Senin amacın "güzel hatıra bırakmak" ise, bugünün dünyasında bu nasıl mümkün olur?
Onlara söyleyeceğim ilk şey şu: Maddi imkânsızlıklar, insanın kendisine verdiği değeri belirlememeli. Herkesin şartları farklı olabilir ama insanın duruşu kendi seçimidir.
“Janti” olmak benim için pahalı giyinmek ya da insanlara kendini göstermek değil. Temiz olmak, işini özenerek yapmak, insanlara saygılı davranmak, sözünün arkasında durmak ve zor zamanlarda bile kendini kaybetmemek. Bazen cebinde çok az para olabilir ama yine de başın dik olabilir.
Gençlere ayrıca şunu söylerim: Kendinizi başkalarıyla kıyaslayarak yaşamayın. Bugün sahip olmadığınız şeyler yüzünden kendinizi eksik görmeyin. Elinizden geleni yapın, çalışın, kendinize yatırım yapın ama hayatı da ertelemeyin.
Benim “güzel hatıra bırakmak”tan kastım da tam olarak bu. İnsanların beni sadece nasıl giyindiğimle değil, nasıl bir insan olduğumla hatırlamasını istiyorum. Bir yerde çalıştıysam emeğimle, bir insanla karşılaştıysam güzel bir sözümle, hayatın içinden geçtiysem arkamda iyi bir iz bırakarak.
Çünkü sonunda herkesin sahip olduğu şeyler unutulabilir. Ama bir insanın başkasında bıraktığı güzel his çok daha uzun yaşar. Benim için gerçek jantilik de biraz budur: Hayattan geçerken ardında güzel bir iz bırakmak.

Son olarak; dünya bazen çok gri ve kaba bir yer olabiliyor, sen ise inatla renkli kalmaya çalışıyorsun. Eğer bu hayat bir film olsaydı ve son sahnede ekranda senin kaleminden tek bir cümle belirseydi, o cümlenin ne olmasını isterdin?
“Hayat bana her zaman istediğimi vermedi; ama ben ona nasıl yaşayacağımı kendim seçerek cevap verdim.”
Ve son karede takım elbisemle, yüzümde küçük bir tebessümle kameraya bakarım. Çünkü benim için filmin güzel olması, her şeyin kusursuz bitmesi değil; bütün zorluklara rağmen kendi rengini kaybetmeden yürüyebilmektir.
Ekran yavaşça kararırken geriye yalnızca tek bir cümle kalır:
“Dünyayı değiştiremedim belki; ama geçtiğim yerleri biraz daha renkli bırakmayı başardım.”

İsmail Gül ile konuşurken, zamanın o acımasız dişlilerinin arasında sıkışmış, ama yine de kendi ritmini bulmuş bir "flâneur" (kent gezgini) ruhuyla karşılaşıyorsunuz. Onun hikâyesi, sadece bir garsonun şıklığı değil; modern dünyanın o gri, tekdüze ve estetikten yoksun kalabalığına karşı verilmiş sessiz, ama çok derin bir protesto gibi.
Kazakistan’ın uçsuz bucaksız, o mağrur ve sert bozkırlarından kopup gelen bu genç adam, Sirkeci’nin o kaotik hengamesinde kendine bir sığınak inşa etmiş. Ama bu sığınak taşla, tuğlayla değil; jilet gibi ütülü bir ceketle, özenle seçilmiş bir mendille ve artık unutulmaya yüz tutmuş bir zarafetle kurulmuş. İsmail, sanki siyah-beyaz bir film karesinden bugünün neon ışıklı caddelerine yanlışlıkla düşmüş bir karakter gibi; ama o kadar gerçek, o kadar sahici ki...
Onun "jantiliği", sadece üzerindeki kumaşın kalitesinden gelmiyor. O, ceketini bir zırh gibi kuşanırken aslında ruhunu o modern kabalıktan koruyor. Sirkeci’de elinde tepsiyle masaların arasında süzülürken, bize bir şeyi fısıldıyor: "Dünya ne kadar çirkinleşirse çirkinleşsin, siz kendi estetiğinizi korumaktan vazgeçmeyin."
İsmail’in sesindeki o hüzünlü gururda, hem bozkırın o kadim sessizliğini hem de İstanbul’un yorgunluğunu buluyorsunuz. O, sadece ekmeğini kazanmıyor; aynı zamanda bu hız çağında "durmanın", "özenmenin" ve "insan kalmanın" şiirini yazıyor. Röportaj bittiğinde zihnimde kalan tek bir imge var: Herkesin birbirine benzediği bu koca evrende, sadece kendi olan, kendi ışığıyla parlayan ve en önemlisi "zarif" kalmayı bir hayat dersine dönüştüren bir ruh.
Çünkü asıl sanat, sahnelerde değil; Sirkeci’nin bir köşesinde, bir insanın kendine duyduğu o asil saygıda saklıymış.
#İşbirliği
Müzeyyen Beyza MERCAN







Fadi Kimdir? Fadime Daş’ın Hayatı ve Müzik Yolculuğu
TARSUS BELEDİYESİ'NDEN ÇÖPLÜ VE YARAMIŞ’TA YOL ÇALIŞMASI
Burçin Eryetiş Kimdir? Türk Halk Oyunlarından Dijital Dans Eğitimine
TARSUS BELEDİYESİ’NDEN KAKLIKTAŞI VE TEKELİÖREN’DE KAPSAMLI YOL ÇALIŞMASI
TARSUS TİCARET BORSASI PERSONELİNE İLERİ SÜRÜŞ TEKNİKLERİ EĞİTİMİ
Feride Aslan Kimdir? Makyaj Sanatçısı ve Karakter Dönüşüm Uzmanının İlham Veren Hikâyesi
TARSUS BELEDİYESİ, KULAK MAHALLESİ’NDE 40 YILLIK YOL SORUNUNU ÇÖZÜME KAVUŞTURDU
Ali Buğra Gazi Kimdir? Hey Tarsus’un Ardındaki İsim
BORSA İLE İLÇE TARIMIN İŞ BİRLİĞİ ÜRETİCİYE DOĞRUDAN YANSIYACAK, "AMS İZLEME KAMERALARI İŞBAŞINDA”
TARSUS TİCARET BORSASI ÜYELERİNE BN HOTEL THERMAL & WELLNESS’TA İNDİRİM