Barış Mola Kimdir, Ne Yapar? Dans ve Disiplinle Gelen Başarı Rotası [Özel Röportaj]

03.06.2026 - Çarşamba 17:14
Barış Mola, sahne öncesi"

Dans dünyasının yükselen ismi Barış Mola kimdir, nasıl bir disiplinle çalışıyor? Modern dans ve Anadolu Ateşi'ndeki başarıları, ilham veren kariyer rotası ve disiplin sırları üzerine gerçekleştirdiğimiz özel röportajı keşfedin.

Sahne, en yalın haliyle bir boşluktur. Ancak o boşluğun, üzerine basan kişinin zihniyle dolması, bir bedenin hikâyeyi kusursuz bir ritimle anlatması ve nihayetinde o mekânın bir mabede dönüşmesi, başlı başına bir teslimiyet meselesidir. Bugün karşımda, henüz yirmi iki bahar görmüş olmasına rağmen, sahneyi sadece bir gösteri alanı değil, bir yaşam pratiği ve zihinsel bir inşa süreci olarak gören bir sanatçı var. Barış Mola.

Mimar Sinan’ın disiplinli koridorlarından, otel mutfaklarının terli ve zahmetli gerçekliğine uzanan, oradan sahne ışıklarının o hipnotik cazibesine savrulan bir yolculuk bu. Barış, sadece teknik bir yetenek değil, kökleri Edirne’nin bereketli topraklarına tutunmuş, gözlemlemeyi eylemden daha kıymetli gören, "kelebeği kovalamak yerine bahçesini donatan" bir estetik arayışçısı. Onun hikâyesinde, modern dansın soğuk ve keskin çizgileri ile bu toprakların kadim, hüzünlü ve neşeli ritimleri garip bir uyum içinde dans ediyor.

Perran Kutman’dan Müjdat Gezen’e uzanan o ikonik sahne okulunda pişerken, kendi içsel disiplinini temizlik görevlisi olduğu o otel koridorlarında paspas tuttuğu günlerden devşirdiğini söyleyecek kadar da gerçekçi ve "insan". Barış Mola; sahnenin o büyük, maskülen ve büyüleyici enerjisini, sahne kapısından çıktığı an kapıda bırakmayı bilen bir olgunlukta. O, "Dünyaları ben yarattım" kibrinden uzak, aynadaki yansımada her gün daha iyi bir insan görmeyi hedefleyen, sahnede olmanın bir "aşk" olduğu gerçeğini zihninin en kuytu köşesinde bile diri tutanlardan.

Peki, sahne ışıkları söndüğünde, zihnindeki o "Bolero" ritmi biraz olsun dindiğinde ne kalıyor geriye? Bir gencin kariyer hırsı mı, yoksa bir sanatçının dünyaya bırakmak istediği o köklü ve modern imza mı? Gelin, sahne tozuna bulanmış bir hayatın, hayal gücünün sınırlarını zorlayan o derin dehlizlerine birlikte girelim.

Barış Mola'nın sahne performansından, disiplin ve estetiği birleştirdiği bir an.

Barış, önce senin hikâyenin en başına gidelim. Bize biraz kendinden bahseder misin? Kimdir Barış Mola, köklerin nereye uzanıyor ve nasıl bir çocukluk seni bugünkü sahnelerine hazırladı? Mesela evde durup dururken koltukların tepesinden inmeyen, yerinde duramayan o yüksek enerjili çocuklardan mıydın?

Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Devlet Konservatuvarı'nda çağdaş dans eğitimime devam ediyorum. Köklerim Edirne’ye uzanıyor; çocukluğumun neredeyse tüm yazları o topraklarda geçti. Sanılanın aksine, evde koltukların tepesinden inmeyen o hiperaktif çocuklardan değildim; daha sakin, gözlemlemeyi seven bir yapım vardı. Ancak içimdeki o yüksek enerjiyi her zaman hareketle dışa vurdum. Dans etmeyi hep sevdim ama çocukken beni asıl cezbeden futbol oynamak, koşmak ve sporun getirdiği o saf fiziksel mücadeleydi. Bugün dönüp baktığımda, sahnede ihtiyaç duyduğum o patlayıcı gücün, dinamizmin ve beden disiplininin temellerini aslında o yıllarda, sokakta koşarken ve spor yaparken attığımı fark ediyorum. Sporun getirdiği o dinamik enerjiyi, konservatuvarın sanatsal vizyonuyla birleştirerek sahnede kendi hikayemi anlatıyorum.

Biraz da ailenden konuşalım. Sanata ve dansa olan bu eğilimin ailende nasıl karşılandı? Konservatuvar yolculuğunda seni en çok kim destekledi? "Oğlum git koluna altın bilezik tak, daha garantili bir meslek seç" diyen oldu mu, yoksa arkanda hep bir kaya gibi mi durdular?

Her sanatçının yolculuğunda bir kırılma noktası vardır, benim yolculuğumun mimarı ise kesinlikle annemdir. Çocukken beni halk oyunlarına başlatan, bir enstrüman öğrenmem için ısrar eden ve içimdeki sanat potansiyelini benden önce keşfeden oydu. O dönem çocukça bir dirençle karşıladığım o yönlendirmeler, bugün konservatuvardaki vizyonumun en sağlam yapı taşlarını oluşturdu. Babam ise her baba gibi daha garanti, adımları öngörülebilir bir mesleğimin olmasını mantıklı buluyordu ama hayallerimin önüne hiçbir zaman bir engel koymadı, kararıma saygı duydu.

Barış Mola'nın sahne performansından, disiplin ve estetiği birleştirdiği bir an.

Barış, senin hikâyende sinematik bir tezat ve mucizevi bir dönüm noktası var. Henüz profesyonel olarak dans etmiyorken, Gloria Serenity otelinde temizlik görevlisi olarak çalışıyormuşsun. O parıltılı otel koridorlarında fiziki emek verirken, orada sahne alan Pasha Dance Theater’ı izleme şansın olmuş ve içindeki o dans etme, sahnede olma tutkusu bizzat o koridorlarda alevlenmiş. Bugün ise bir zamanlar temizliğini yaptığın o sahnelerin parlayan yıldızısın, o hayranlıkla izlediğin topluluklarda baş rollerdesin. Bugün profesyonel sahnelerinden geriye dönüp baktığında ne hissediyorsun? Otelde sessizce o hayali kuran Barış, bugünkü Barış’ın kulağına ne fısıldıyor?

Otel koridorlarında çalışırken Pasha Dance Theater’ı sahnede izlediğim o an, hayatımın kırılma noktasıydı. Elinde paspasla o sahnede olmayı hayal eden o çocuk, bana hayallerin ne kadar somut ve ulaşılabilir olduğunu öğretti. Bugün bir zamanlar hayranlıkla izlediğim o sahnelerde, o topluluklarla dans ediyor olmak inanılmaz bir gurur.
Bugün ne zaman sahneye çıksam, oteldeki o çocuk kulaklarıma şunu fısıldıyor: "Nereden geldiğini unutma ve bu sahnenin her saniyesinin hakkını ver." O dönem lüks bir otelde çalışırken kazandığım emek, disiplin ve sabır duygusu, bugün konservatuvardaki ve profesyonel hayatımdaki en büyük gücüm. Geçmişim bana kibirden uzak durmayı, başarıyı ise tırnaklarımla kazıyarak almayı öğretti. O koridorlar olmasaydı, bugünkü Barış asla var olamazdı.

Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Devlet Konservatuvarı gibi çok prestijli bir kurumda eğitim alıyorsun. Türkiye’de bu işin mutfağı, zirvesi denebilecek bir yer. Bu akademik disiplin, senin içindeki o durdurulamaz, o özgür dans tutkusunu nasıl şekillendirdi? Eğitim almak, sahnede o adeta devleşen, büyüleyici enerjini sanatsal anlamda nasıl evriltti, nasıl olgunlaştırdı?

Mimar Sinan gibi köklü bir kurumda olmak büyük bir ayrıcalık, ancak benim bu disiplinle olan ilişkim doğrusal bir çizgide ilerlemedi. İlk yılımda akademiyle aramda bir uyum yakalamakta zorlandım ve bir arayışa girdim. Bu süreçte okulu dondurarak Pasha Dance Theater ile profesyonel sahneye adım attım, şehir dışına çıktım ve sektörün tam merkezinde, mutfakta harika tecrübeler biriktirdim. Sahne tozunu o profesyonel seviyede yutmak, okula döndüğümde ne istediğini çok daha iyi bilen, çok daha idealist bir Barış yarattı. Geri geldiğimde artık okulda geçirdiğim her saniyeyi bilgiye, tekniğe ve öğrenmeye odaklanarak değerlendirmeye başladım. Bu odaklanma sayesinde harika bir ivme yakalamışken, maalesef yakın zamanda talihsiz bir sahne kazası yaşadım ve ameliyat olmak durumunda kaldım. Dans, sadece fiziksel bir eylem değil; zihinsel bir inşa süreci. Yaşadığım bu profesyonel sahne deneyimi de, şu an içinden geçtiğim bu zorlu sakatlık ve iyileşme süreci de hareketimi kısıtlasa da zihnimi açıyor, beni sanatsal anlamda derinleştiriyor ve olgunlaştırıyor.

Henüz 22 yaşındasın ama özgeçmişin bir başarı tablosu gibi. Pasha Dance Theater, Anadolu Ateşi, Devlet Halk Dansları. Bu kadar genç yaşta, daha okulun bitmeden Türkiye’nin en büyük topluluklarında yer almayı nasıl başardın? Nedir bunun formülü, deli gibi çalışmak mı, yoksa doğru zamanda doğru yerde olmak mı?

Güzel sözleriniz için teşekkür ederim ama dürüst olmak gerekirse ben bunları henüz yolun başı ve hedeflerim için yetersiz görüyorum. Benim formülüm, hayal gücünün sınırlarına inanmak ve o sınırlara ulaşmak için disiplinle çalışmak. İnsan rüyasında görebildiği her şeyin bu dünyada somut bir karşılığı olabileceğine inanmalı. Doğru zamanda doğru yerde olmak elbette bir faktör, ancak şansa inanarak beklemek bana göre değil. Çok sevdiğim bir felsefe vardır: "Bir kelebeği yakalamak istiyorsan onun peşinden koşma; bahçeni öyle güzel çiçeklerle donat ki, kelebekler kendisi gelsin." Ben de evde oturup fırsat beklemek yerine; Bebek'te, Belgrad Ormanı'nda, sokakta, her yerde bedenimi ve zihnimi besliyorum. Sürekli hareket halinde olmak, kendimi o "çiçek bahçesine" dönüştürme çabamın bir parçası. Başarı, siz kendinizi hazır kıldığınızda kaçınılmaz olarak kapınızı çalıyor.

"Destanların Dansı" ve "Dance of Türkiye" gibi ulusal projelerde bu toprakların hikâyelerini anlatıyorsun. Bir tarafta buram buram gelenek kokan halk dansları figürleri var, diğer tarafta ise modern dünyanın o soyut çağdaş dans estetiği. Bu iki farklı dünyayı bedeninde harmanlarken nasıl bir denge kuruyorsun? Ruhun ve bedenin bu gidiş-gelişlerde hiç yorulmuyor mu?

Ben köklerine ve geleneksel olana çok değer veren biriyim; bu toprakların ritimleri ve müzikleri beni ruhsal olarak çok derinden besliyor.

Anadolu Ateşi bünyesinde "Kıvılcım" öğrencilerine öğretmenlik yapıyorsun. Henüz 22 yaşında bu eğitmenlik sorumluluğunu almak, o çocukların sorumluluğunu omuzlarında taşımak nasıl bir deneyim? O küçük "kıvılcımlara" teknikten, esneklikten öte aşılamak istediğin en önemli değer, o asıl ruh nedir?

Henüz 22 yaşında bu sorumluluğu üstlenmek benim için bir yük değil, aksine çok kıymetli bir ayna. Eski bir sporcu ve dansçı olarak, o küçük yaşlardaki çocuklara teknikten ya da mükemmel dönüşlerden çok daha önce vermemiz gereken şeyler olduğuna inanıyorum. Bizim öncelikli hedefimiz kusursuz hareket eden robotlar değil, sahada ve sahnede birbirine saygı duyan, bir arada üretmenin kalıcı güzelliğini kavrayan bireyler yetiştirmek. Çocuk gruplarında aradığımız şey salt bir esneklik değil; dans ederken içlerinde uyanan o saf mutluluğu, heyecanı ve gözlerindeki o ışığı görebilmek. Teknik her yaşta kazanılır ama karakter ve paylaşım duygusu küçük yaşta inşa edilir. Kısacası o küçük "kıvılcımlara" esneklikten öte aşılamak istediğim asıl ruh; adanmışlık, empati ve kolektif bilincidir. Biz orada sadece dansçı yetiştirmiyoruz, dans aracılığıyla dünyaya iyi insanlar kazandırmayı hedefliyoruz.

Maurice Béjart’ın efsanevi "Bolero" eserinde dans etmek, dünya çapında bir sanat mirasına dokunmak demek. Her yiğidin harcı değildir o masaya çıkmak, hipnotik bir ritim, muazzam bir trans hali ister. O sahnede olmak, o disiplini solumak bir sanatçı olarak sana neler kattı? O ritim başladığında içinde ne kopuyor?

Tek kelimeyle büyüleyici ve sinematik bir deneyimdi; kendimi adeta kült bir film karesinin içinde gibi hissettim. Béjart’ın dünyasında topluluktaki her bir dansçı aslında kendi başına bir solist derinliğine sahipti. O sahneyi paylaştığım insanların her biri benim gözümde birer efsane. Kuliste, aralarındaki en kıdemli dansçıyla satranç oynadığım anı hiç unutamam. O insanların zihinlerini, bedenlerini ve entelektüel birikimlerini her gün yeni bir bilgiyle, yeni bir hareketle nasıl sınadıklarına şahit oldum; onlardan çok şey öğrendim ve o bağları hala koparmadım. O hipnotik ritim başlayıp sahneye çıktığım an, bugüne kadar verdiğim tüm emeklerin, döktüğüm tüm alın terlerinin içimde birer tohuma dönüştüğünü ve o tohumların yeşermeye başladığını hissettim. Bolero bana sadece teknik bir disiplin kazandırmadı; uluslararası düzeyde bir sanatçının zihinsel olarak ne kadar keskin, entelektüel olarak ne kadar donanımlı olması gerektiğini öğretti.

Sahnede adeta devleşen, o maskülen ve güçlü enerjisiyle tüm gözleri üzerine çeken bir adam var. Peki, sahne ışıkları söndüğünde, eve dönüp aynaya baktığında nasıl bir Barış çıkıyor ortaya? O sahnedeki devasa güçle, günlük hayattaki 22 yaşındaki gencin dengesini nasıl kuruyorsun? Kendini beğenmişlik tuzaklarına düşmemeyi nasıl başarıyorsun?

Sahne, doğası gereği büyüktür ve o spot ışıklarının altında o gücü, o maskülen enerjiyi yansıtmak işimin bir parçası. Ancak eve dönüp kapıyı kapattığımda, o devasa enerjiyi sahnede bırakmayı biliyorum. Eve genellikle zihnimde bir sonraki günün planları hazır bir şekilde dönerim. Hem bedenimi sıfırlamak hem de zihinsel berraklığımı korumak adına ilk yaptığım şey soğuk duş almak olur; bu beni kelimenin tam anlamıyla dünyaya geri döndürür. Kendini beğenmişlik tuzaklarına düşmememin sırrı ise çok basit bir gerçeklik algısı: Günün sonunda hepimiz insanız ve kendimizi sanal illüzyonlarla abartmaya hiç gerek yok. Herkesin cesaret edemeyeceği, yapamayacağı bir işi yapmanın haklı gururunu ve asaletini her an içimde taşıyorum, evet; ama bu gurur beni kibirlendirmiyor, aksine daha çok çalışmaya zorluyor. "Dünyaları ben yarattım" yanılgısına düşmek bir sanatçının gelişimini öldürür. Benim vizyonum, egonun gürültüsünden uzak durup, her gün aynaya baktığımda sadece daha iyi bir insan ve daha derin bir sanatçı görmeye odaklanmak.

Dans dünyası dışarıdan çok ışıltılı, çok büyüleyici görünse de arkasında büyük bir emek ve fedakarlık var. Arkadaşların dışarıda bambaşka hayatlar yaşayıp gezerken, senin günlerini provalarda geçirmene değen o "an" hangisi? Bir de bunun ertesi sabah yataktan kalkarken ağrıyan kasları, moraran dizleri var. Hiç "Yeter be, değer mi bu acıya!" dediğin bir kırılma anın oldu mu?

Dışarıdaki o geçici eğlencelerin, benim inşa etmek istediğim gelecek hakkında hiçbir şeyi değiştirmeyeceğini çok erken yaşta fark ettim. Elbette bazen herkes gezip tozarken, hatta bayramlarda bile siz provalarda ter dökerken zihnen zorlandığınız anlar olabiliyor. Ancak ben bu psikolojik eşiği çok özel bir deneyimle, henüz 18 yaşındayken aştım. Dans dünyasına profesyonel olarak adım atmadan önce, Gloria Serenity Belek Oteli'nde temizlik görevlisi olarak çalışıyordum. İnsanlar tatil yapıp eğlenirken çalışmanın, emek vermenin ve o disiplini korumanın ne demek olduğunu bizzat o hayatın içindeyken öğrendim. Dolayısıyla bugün ertesi sabah ağrıyan kaslarla, morarmış dizlerle uyanmak bana "Yeter be, değer mi?" dedirtmiyor; aksine, bugün o emeği kendi hayalim, kendi sanatım için veriyor olmanın büyük şükrünü yaşatıyor. Sahneye çıkıp seyirciyle o tek bir nefeste buluştuğum, emeğimin sanata dönüştüğü o "an" ise dünyadaki tüm geçici eğlencelerden çok daha büyük bir tatmin. O yüzden evet, her bir acıya sonuna kadar değiyor.

Geçmişine baktığımızda popüler kültürün en dinamik podyumlarından biri olan 'Yetenek Sizsiniz Türkiye' dönemi de var, o büyük ekran tecrübesi de. Bir yanda milyonların izlediği o ekran popülerliği, diğer yanda ise şu an aldığın o ağır akademik eğitim ve sahne disiplini. Bugün dönüp baktığında, o televizyon sahnesi ve o dönemki popülarite senin dans yolculuğunda nasıl bir duraktı? Genç bir dansçı için popüler kültürün içinde var olmak bir avantaj mı, yoksa sanatsal derinliği korumak açısından bir sınav mı?

Bugün aldığım akademik eğitimle geriye baktığımda, o dönemi bir dezavantaj değil, büyük bir avantaj olarak görüyorum. Günümüz dünyasında genç bir dansçının popüler kültürün içinde var olması ve dijital çağı yakalaması çok önemli. Artık herkesin elinde telefon var ve o kitle sizi görünür kılıyor. Önemli olan, popüler kültürün getirdiği bu görünürlük gücünü, konservatuvarın sanatsal derinliğiyle birleştirip kalıcı bir denge kurabilmek.

Barış, ne kadar güzel ve aslında ne kadar katmanlı bir dönemin içindesin. Bir tarafta Müjdat Gezen’in o hınzır, o rengârenk 'Gırgıriye' dünyasında var oluyorsun, diğer taraftan da yakında 'Yedi Kocalı Hürmüz' gibi bu toprakların en köklü müzikal geleneklerinden birine adım atmaya hazırlanıyorsun. Aslında her iki oyun da o eski İstanbul’un, o hüzünle neşenin iç içe geçtiği sokak kültürünün sahnedeki izdüşümü. Senin o aldığın modern, çağdaş dans eğitimi ve o batılı beden disiplini, bu toprakların o biraz karnavalvari, biraz geleneksel tiyatro ruhuyla nasıl bir diyalog kuruyor? Sahneye çıktığında, o eski Yeşilçam estetiğinin içinde gezinirken ruhunda neler uyanıyor?

Müjdat Gezen, Perran Kutman, Suzan Kardeş, Semiha Yankı, Ceyhun Fersoy ve Gülben Ergen gibi Türkiye’nin en ikonik sahne sanatçılarıyla aynı atmosferi paylaşmak benim için tarifsiz bir gurur ve okul niteliğinde bir tecrübe. O sahne ışıkları yandığında, aldığım modern dans eğitiminin getirdiği batılı beden disiplini, bu toprakların o samimi, karnavalvari geleneksel tiyatro ruhuyla harika bir tezat oluşturuyor ve birbirini besliyor.
Kostümü giyip sahneye adım attığım an modern dünyanın hızı tamamen kayboluyor; kendimi gerçekten o eski İstanbul sokaklarında, o dönemin o hüzünlü ve neşeli estetiğinin tam merkezinde hissediyorum. Çağdaş dans bana bedenimi en uç noktalarda kontrol etmeyi öğretirken, bu efsane isimlerle çalışmak da o hareketin içine bu toprakların ruhunu, o samimi geleneksel oyunculuğu ve sahne karizmasını katmamı sağlıyor. Geçmişin mirasını bugünün modern diliyle sahnede yaşatmak inanılmaz bir his.

Kariyerindeki o katmanlara bakarken çok kitlesel, adeta endüstriyel mekânların bile dansın şifalı diliyle nasıl dönüştüğünü görüyoruz. Istanbul Dance Factory ile birlikte, o devasa Formula 1 pistinde çok büyük bir kurumsal gösteri gerçekleştirdiniz. Hızın, motor seslerinin ve rüzgârın mekânı olan o pisti, bedenlerin ritmiyle ve kolektif bir sanat enerjisiyle doldurmak nasıl bir histi? Oradaki o çok sesli yaratım süreci ve farklı ekollerin bir araya gelişi, senin kendi içindeki dans diline, o genç sanatçı kimliğine nasıl bir zenginlik kattı?

Garanti Bankası’nın 80. yılına özel bir gösteri hazırladık ve bütün Garanti çalışanları davetliydi. Biz bu dev projede 'Istanbul Dance Factory' adlı şirketle beraber çalıştık. Gösterinin koreografilerinde Dinçkal Tunca, Meral Gökçe Karataş, Gültekin Karataş ve Benan İlaslan gibi Türkiye'den çok değerli isimler vardı. Ayrıca yabancı koreograf Krista Manson ve Edesia Moreno Barata da bu projede koreograf olarak yer aldı.

Barış Mola, Garanti Bankası 80. yıl projesi ekibi ve koreograflar Dinçkal Tunca, Meral Gökçe Karataş, Krista Manson ve Edesia Moreno Barata ile bir araya gelirken.

Peki ya aşk? Bu kadar yoğun bir tempo, bitmeyen provalar, turneden turneye koşmaca. Hayatının merkezine dansı koymuş bu kadar tutkulu bir adamın dünyasında aşka, flörte, birinin gözlerinde dinlenmeye yer kalıyor mu? Yoksa "Ben şu an tamamen kariyerime ve sanatıma odaklıyım" gaddarlığında mısın?

Tarihe baktığınızda en büyük fırtınaların bile durulacağı, nefes alacağı bir durak mutlaka olmuştur. Ancak benim yolculuğumda henüz öyle durmak, yavaşlamak istediğim bir liman olmadı; şu an tüm enerjimle ve tutkumla sadece sanatıma odaklıyım. Buna gaddarlık değil, daha çok bir dürüstlük ve farkındalık diyebiliriz. Takdir edersiniz ki bu tempo, provalar ve turneden turneye koşturma arasında bir ilişkiye hak ettiği zamanı ve özeni ayırmak çok güç. Bir kadına, hayatımdaki bu yoğunluk sebebiyle hak ettiği ilgiyi gösteremeyip onu eksik bırakmaktansa, şu aşamada kimsenin kalbini yormamak ve kendi yoluma odaklanmak en doğrusu. Benim için şu an en güzel dinlenme, sahne üzerinde yarattığım o dünyada ve her gün kendimi biraz daha aşma çabamda gizli.

Bu yola yeni çıkacak, senin gibi hayalleri olan genç meslektaşlarına ne önerirsin? Sadece "çok çalışmak" yetmiyor, sence bir dansçının ruhunda taşıması gereken o asıl "sır", o büyü nedir?

Bu yola çıkacak arkadaşlarıma vereceğim en büyük tavsiye, her şeyden önce kendi benzersiz benliklerinin farkına varmalarıdır; neyi sevdiklerini, nerede mutlu ve nerede tam anlamıyla kendileri gibi hissettiklerini çok iyi analiz etmeliler. Çünkü bu meslekte "sahnede olmayı biraz sevmek" gibi bir ihtimal yoktur; sahneyi ve bu sanatı mutlak bir aşkla, çok sevmek şarttır.
Eğer işin içindeki o asıl "sırrı" ya da "büyüyü" soruyorsanız, o kesinlikle zihnin gücünde gizli. Genç meslektaşlarıma hedeflerini, gitmek istedikleri o yol haritasını zihinlerinde en ince ayrıntısına kadar canlandırmalarını öneririm. Sahneye çıkışlarını, o alkışı, bedenin ulaştığı o kusursuz anı zihinde yaşatmak çok önemlidir. Zihin muazzam bir mekanizmadır; eğer zihninizi o başarıya gerçekten inandırabilir ve kendinizi o hedefte görebilirseniz, bedeniniz ve şartlar da sizi takip eder ve zaten zamanla o hayal ettiğiniz kişiye dönüşürsünüz.

Geleceğe baktığında Barış Mola ismini nerede ve nasıl bir imza ile görmek istiyorsun? Kendi özgün sanat dilini dünyaya nasıl anlatmayı hayal ediyorsun? Bize içindeki o en büyük, en çılgın hayali fısıldasana.

Henüz 22 yaşındayım ve Barış Mola isminin nihai imzasını bugünden atmak için belki biraz erken; çünkü ben hala öğrenen, keşfeden ve her gün dönüşen bir sanatçıyım. Hayatın önüme çıkaracağı yeni kapılara her zaman açığım; belki bir gün beni ekranda bir oyuncu olarak, belki de elimde bir enstrümanla müziğe yönelmiş bir şarkıcı olarak görebilirsiniz. Sanatın her disiplini benim için birer oyun alanı.
Ancak bugün zihnimdeki o en büyük, en çılgın hayali fısıldamamı isterseniz: Köklerimin uzandığı o Trakya ve Roman kültürünün neşesini, acısını ve o muazzam ritmini, çağdaş dansın soyut ve evrensel estetiğiyle harmanlayan büyük bir eser yaratmak derdim. Bu toprakların hikayesini, alışılagelmişin dışında, çok modern bir dille anlatıp dünya turnelerine taşımayı hayal ediyorum. Biliyorum, Türkiye'de bu tür yenilikçi ve kreatif bir yapıyı sıfırdan inşa etmek, o sektörel kalıpları kırmak epey zor. Ancak zor olması, imkansız olduğu anlamına gelmez. Benim asıl imzam; yerel olanın o saf ve güçlü enerjisini, evrensel sahnelerin diliyle konuşabilen vizyoner bir esere dönüştürmek ve dünyaya bu toprakların ritmini modern bir Barış Mola perspektifiyle izletmek olurdu.

Bir sanatçının başarısı, yalnızca alkış seslerinin yüksekliğiyle değil, o alkışların sustuğu anlarda zihninde yankılanan disiplinle ölçülür. Bugün sahnelerin ışıltılı dünyasını bir "kariyer basamağı" olarak değil, bir "yaşam laboratuvarı" olarak gören Barış Mola, sanatın modern ile geleneğin kesişim noktasında nasıl bir köprü kurulabileceğini bizlere kanıtlıyor.

Onun yolculuğu, herhangi bir başarı öyküsünden çok, bir "içsel inşa" sürecine işaret ediyor. İster akademik bir konservatuvar disiplini olsun, isterse sahne ışıklarının altında bedenleşen o güçlü maskülen enerji; Mola, tüm bu unsurları kendi süzgecinden geçirerek özgün bir dil oluşturuyor. Sanatı, sadece fiziksel bir performanstan ibaret görmeyen, aksine onu köklere duyulan bir saygı ve kolektif bilincin bir yansıması olarak konumlandıran bu yaklaşım; genç kuşak dansçılar için de aslında bir rehber niteliğinde.

Başarının tesadüflere değil, gün be gün işlenen bir disiplin haritasına dayandığını vurgulayan bu perspektif; egonun gürültüsünden arınmış, entelektüel derinliği yüksek bir sanatçı profilini ön plana çıkarıyor. Mola, sahnenin tozuna bulanmış o gerçekliği, evrensel sahne estetiğiyle buluştururken, sanatın aslında hayatı daha iyi anlama ve daha iyi bir insan olma arayışı olduğunun da altını çiziyor.

Zihninde "Bolero"nun o hipnotik ritmiyle, Trakya’nın kadim melodilerini harmanlayan bu genç sanatçı, yarının dünya sahnelerinde kendi imzasını nasıl atacağını da şimdiden fısıldıyor. Sahne ışıkları söndüğünde geriye kalan, tutkulu bir disiplin, bitmeyen bir merak ve sanata adanmış bir ömrün sağlam adımlarıdır.

#İşbirliği

Müzeyyen Beyza MERCAN

YORUM YAZ