Neziha Koç Kimdir? Dikiş Nakış Kursundan Dünya Devlerinin Çözüm Ortaklığına Uzanan Bir Başarı Öyküsü

07.05.2026 - Perşembe 23:09

Bazen hayat, biz planlar yaparken başımıza gelenlerin toplamı değil de; o enkazın altından hangi yaralarla ama nasıl bir inatla çıktığımızın hikayesidir. Neziha Koç’un öyküsü de tam olarak böyle başlıyor... 1973’te Almanya’nın o gri gökyüzü altında dünyaya gelen bir çocuğun, Sivas’ın bozkırına uzanan sert göçü ve henüz bir genç kızken kalbinin sesini dinleyip Düzce’de kurduğu hayatın ağır yüküyle.

17 yaşında, belki de dünyanın bütün yükünü omuzlarına alarak başladığı bir evlilik, dikiş nakışla hayata tutunmaya çalışan zarif parmaklar ve 25 yıl süren o uzun, engebeli yolculuk. Ancak Neziha Hanım’ın hikayesi, bir kurban anlatısı değil; aksine küllerinden, talaş kokulu bir atölyede yeniden doğan bir kadının manifestosu.

Kızının burs parasıyla geçen o dar zamanların ardından, elindeki tek sermayesi olan cesaretiyle mobilya dünyasının o erkeksi, sert ve köşeli dünyasına adım atıyor. Bugün arkasında 25 çalışan, dev markalarla örülmüş bir başarı ve hala öğrenmeye aşık bir ruh var. O, sadece ahşaba şekil vermedi; kendi kaderini de en baştan, en sağlam haliyle yonttu.

Şimdi gelin, dikiş iğnesinden mobilya atölyesine, Sivas’tan dev fabrikalara uzanan bu "modern zaman masalını" kendi ağzından dinleyelim. Çünkü bazı kadınlar, sessizce ama derinden dünyayı değiştirmeye devam ediyor.

Neziha Hanım, 1973 Almanya doğumlusunuz ama hikayeniz asıl 13 yaşında Sivas’ta, sonra da 17 yaşında Düzce’de şekilleniyor. O çocuk yaştaki Neziha’ya bugün baksanız, "Neydi seni o günlerde ayakta tutan?" dersiniz?

O günlerdeki o küçük kıza baktığımda, aslında en büyük sığınağının kendi içindeki o bitmek bilmeyen direnç olduğunu görüyorum. 13 yaşında başlayan o büyük göç ve ardından gelen erken sorumluluklar arasında beni ayakta tutan; sadece bir yerlere ait olma arzusu değil, kendi ayaklarımın üzerinde durabileceğime duyduğum o sessiz ama sarsılmaz inançtı.

Belki de kendimi ifade etme, ''ben de buradayım'' deme gayretiydi o günkü motivasyonum. Hayatın tüm rüzgarlarına karşı kendi hikayemi yazma arzusu, beni o günlerde ayakta tutan en büyük pusulaydı. O küçük Neziha’nın gözlerindeki parıltı, bugünkü başarılarımın en naif ve en güçlü tohumuymuş meğer.

25 yıl süren, inişli çıkışlı ve zor bir evlilik. Evde dikiş nakış yaparak çocuklarını okutmaya çalışan o genç anne, mobilya fabrikasında işçi olmayı nasıl göze aldı? Hiç "Ben yapamam" dediğiniz oldu mu?

Bazen hayat, etrafınıza örülen o yüksek duvarların arasında sizi sessizliğe mahkum etmek ister. Ben o duvarların gölgesinde kalmayı değil, ısrarla güneşin doğduğu tarafa geçmeyi seçtim. Elbette kelimelerin bazen yetersiz kaldığı, hem evde hem iş yerinde ruhumun yorulduğu o keskin virajlardan geçtim. Ama benim için ''göze almak'' bir tercih değil, tek yoldu.

Gidecek bir limanım yoktu ama hayata hazırlamam gereken, gözlerimin içine bakan iki evladım vardı. Onların istikbali, benim en büyük pusulam oldu. Hayatımın hiçbir anında, en karanlık gecesinde bile ''ben bunu yapamam'' demedim. Çünkü biliyordum ki; bir kadın vazgeçmediği sürece, örülen hiçbir duvar onun ışığını söndürmeye yetmez. O mobilya fabrikasına adım atarken taşıdığım şey sadece iş bulma kaygısı değildi; o duvarları kendi ellerimle yıkma kararlılığıydı.

Fabrika kapandı, işsiz kaldınız, kızınızın bursuyla geçindiğiniz günler oldu. O "sıfır noktası"nda, aldığınız tazminatla gidip bir mobilya atölyesi açmak nasıl bir cesaretti? Neden çiçekçi değil de, neden butik değil de mobilya?

Mobilya fabrikasına başladıktan sonra ilk bir senede çalışmam çok beğenildi ve ileriye dönük benimle ilgili iyi şeyler düşündüler fakat ortaokul mezun olduğum için lise mezuniyeti şart koştular o zamanlarda kredili sistem vardı ve ben hemen dışarıdan liseyi bitirdim ve iş yerinde usta ustabaşı olarak görev yapmaya başladım bu bölümle ilgili bir çok sertifika aldım bu fabrikada on senelik bir geçmiş oluştu ve bu civarda bir mobilya fabrikasında da ilk bayan usta olarak görev yaptım bunun vermiş olduğu cesaretle de bu işi dışarıda da yapabileceğimi düşündüm mobilya denildiğinde sadece ağaç olarak düşünülmemeli ben yine dikişimi yapıyorum kesimi yapıyorum model çıkarıyorum. Haz aldığım işi yapıyordum yani.

İsmi "Üç El" ama yola iki kişi devam ettiniz. Mobilya dünyası erkek egemen bir sektör. O tozun, talaşın içinde bir kadın olarak kabul görmek için neler feda ettiniz? Size "Sen yapamazsın" diyenlere en güzel cevabınız ne oldu?

Çok doğru söylüyorsunuz bu tozun telaşın içinde çocuklarımın büyüdüğünü ne yazık ki göremedim beni hiç üzmediler ama keşke onlarla daha fazla vakit geçirebilseydim bugün hala 25 çalışanlı devam ediyor olmam en büyük cevap herkese bence.

Neziha Hanım, usta eğitici kimliğinizle atölyenizi sadece bir üretim alanı değil, adeta bir okul, bir sosyal şifa merkezi haline getirmişsiniz. Özellikle kaynaştırma öğrencilerimize kapılarınızı açmanız, birçoklarının 'zor' diye vazgeçtiği gençleri bu zanaata dahil etme inadınız çok kıymetli. Sizin dünyanızda bir genci hayata kazandırmak, bir mobilyaya form vermekten daha mı öncelikli? Bu iyilik odaklı vizyonunuzun temelindeki o asıl inancı nasıl tarif edersiniz?

Usta eğitici kimliğimle burada stajyer öğrencilerimize kapılarımızı açarken, özellikle kaynaştırma öğrencilerimizi bu sürece dahil etmeyi bir sorumluluktan ziyade, hayata olan borcumuz olarak görüyorum. Evet, kabul etmeliyim ki bu gençlerimizle yol yürümek, bazen en sert ağacı işlemekten çok daha sabır isteyen, zorlu bir zanaat. Ancak ben, bu çocukların toplumun dışına itilmesine değil, tam kalbine kazandırılmasına inanıyorum. Çünkü şuna tüm kalbimle kaniyim; İyi bir kalbin ulaşamayacağı hiçbir yer, iyileştiremeyeceği hiçbir yara yoktur. Biz burada sadece mobilya üretmiyoruz; emeğin ve sevginin gücüyle, o gençlerin hayatında tutunacakları sağlam birer dal inşa ediyoruz

Kelebek ve Doğtaş gibi dev markaların kapınızı çalması bir mucize miydi, yoksa tırnaklarınızla kazıdığınız bir randevu mu? Kendi kesip diken Neziha’dan, 25 çalışanı olan "Patron Neziha"ya geçişte ruhunuzda neler değişti?

Üç arkadaş başlamışken üçüncü arkadaşımızın işi bırakmasından sonra açıkçası bizde de bir korku oluşmadı değil belki de tam bizim de pes edeceğimiz yerde gerçek bir mucizeydi. hiçbir şey değişmedi

Şimdi hem anneannesiniz hem babaanne, bir yandan da hala Halk Eğitim kurslarında öğrenci koltuğuna oturuyorsunuz. Bu bitmek bilmeyen "öğrenme aşkı" nereden geliyor? Ruhunuz hiç yaşlanmıyor mu?

Gerçekten ruhum hiç yaşanmayacak galiba bazı şeyler tuhaf gelse de ben bunun altında da 17 yaşında hayat mücadelesine başladığım için o yaşlarda kaybettiklerimi şimdi yaşıyorum gibi öğrenmenin yaşla değil isteme ile alakalı olduğunu düşünüyorum ayrıca da çok seviyorum bir şeyler yap üretmeyi.

Çalışanlarınıza ve çevrenize karşı "iyilik yapma" misyonunuz var. Sizce hayat, biz başkalarının hayatına dokunduğumuzda mı anlam kazanıyor?

Benim için gerçekten öyle yanımda çalışanların çoğu zor hayatlar yaşamış ve ben bu insanların hayat hikayelerini dinleyip onlar için küçücük dokunuşlar yapmaya çalışıyorum bunun verdiği hazzı size anlatamam asıl o zaman kazanıyorsunuz işte.

Son olarak; bugün hayallerinin peşinden gitmek isteyen ama "geç kaldım" ya da "şartlarım çok zor" diyen kadınlara, Düzce’den Sivas’a, oradan başarıya uzanan o kadının tek bir cümlesi olsa ne olurdu?

Ne kadar zorluk yaşarsanız yaşayın asla pes etmeyin tam bitti dediğiniz yerde hayat yeniden başlar❤️

Bu röportajı bitirirken, aradaki mesafeler ve kağıt üzerine dökülen kelimeler sessizce siliniyor. Neziha Koç’un satırlarından süzülüp gelen o bitmek bilmeyen öğrenme tutkusunu ve hala yeni ufuklar arayan o diri merakı, sanki o an yanımızdaymışçasına hissetmemek imkansız.

Hayat, ona pürüzsüz bir meşe levha sunmadı aksine o, budaklı, sert ve işlenmesi imkansız görünen o kütüğü alıp sabırla, bazen sessiz gözyaşlarıyla ama her daim büyük bir zarafetle yonttu. Bize gösterdiği şey şu ki; ellerdeki nasırlar, ruhun üzerindeki tozdan daha kutsaldır. Çünkü o nasırlar, bir kadının evlatlarını ayakta tutma kavgasının, yokluktan koca bir atölye inşa etme dehasının yegane nişaneleridir.

Bugün 25 kişinin hayatına dokunan o eller, aslında geçmişin tüm hüzünlü hatıralarını, her bir tasarımın dokusuna birer zafer anıtı gibi işliyor. Röportajın son satırına geldiğimizde zihnimde kalan tek bir gerçek var. Acı, eğer azimle işlenirse, dünyanın en dayanıklı malzemesine dönüşür. Neziha Koç, sadece mobilya üretmiyor; o, imkansızlığın tam ortasında sığınılacak bir umut inşa ediyor.

Bize düşen ise, bu vakur direnişten bir parça ilham alıp kendi hayatımıza eklemek. Çünkü biliyoruz ki fırtınalar ne kadar sert eserse essin, sadece kökü derinde ve emeği gerçek olanlar meyve vermeye devam eder.

Tıpkı Neziha gibi. Tıpkı hayatın kendisi gibi.

#İşbirliği

Müzeyyen Beyza MERCAN

YORUM YAZ
1 YORUM
  • Gülay dedi ki:

    Böyle 0 dan baslayip adil bir sekilde calişıp güzel yerlere gelen insanlara gıpteyle bakarim olmak istediğim yerdir neziha hanimi tebrik ediyorum yolun acik olsun güzel kadin