Bekar Anne Hikayeleri’nin Kurucusu Sezen Sürmeli “Kendi Sesinle İlerle, Yalnız Değilsin”

18.02.2026 - Çarşamba 22:18

Bazı dönüşümler gürültüyle değil, sessiz bir fark edişle başlar. Sezen Sürmeli’nin hikâyesi de böyle bir eşikte şekilleniyor. Dışarıdan bakıldığında çok katmanlı bir kariyer yolculuğu var. Mülteci kamplarında saha deneyimi, kurumsal dünyada yöneticilik, annelik ve dijital üretim. Ancak bu anlatının merkezinde başarıdan çok daha kişisel bir mesele yer alıyor. Kendi sesini koruyarak var olabilmek.

Kadınların çoğu zaman kaybolmadığı, yalnızca kendilerini geri plana almayı öğrendiği bir düzende susmakla güçlü görünmek arasındaki çizgi giderek inceliyor. Sürmeli’nin deneyimi bu çizginin tam ortasında duruyor. Beklentilerle kimlik arasındaki gerilimi, üretimle sorumluluk arasındaki dengeyi ve “ben” diyebilmenin gerekliliğini görünür kılıyor.

Amerika’da geçen yüksek lisans yıllarından, Kilis ve Antep’teki mülteci kamplarına, İstanbul’daki kurumsal sorumluluklardan bugün Tarsus’ta kurduğu daha kişisel üretim alanına uzanan bu yolculuk tek başına bir kariyer hikâyesi değil. Sosyal medyada yürüttüğü “Bekar Anne Hikayeleri” platformu da bu üretimin bir parçası. Sürmeli burada yalnızca kendi deneyimini paylaşmıyor, farklı kadınların anlatı alanı bulmasına da katkı sağlıyor.

Bu röportaj bir başarı anlatısından çok kimlik, sorumluluk ve görünürlük arasında kurulan dengeyi ele alıyor. Kişisel olduğu kadar toplumsal bir meseleye odaklanıyor. Bir kadın kendi sesini koruyarak var olabilir mi?

Kimsin Sezen? CV’de yazmayan, LinkedIn’de görünmeyen, seni sen yapan şey ne?

Kimim ben sorusu benim de her gün yeniden kendime sorduğum bir soru. Bunun tek bir yanıtı olmadığı gibi, sürekliliği de yok. Kendimi her gün arayan, yeniden inşa eden, görmeye çalışan biriyim.

İstanbul Üniversitesi Siyasal mezunusun, Amerika’da yüksek lisans yaptın. Hayat seni “kurumsal başarı” rotasından alıp mülteci kamplarına, sonra da bambaşka üretim alanlarına taşıdı. Bu kırılma nerede oldu?

Mülteci yardım kuruluşlarında da kurumsaldı çalışmalarım aslında. Ama o kadar farklı sektörler ve bambaşka ortamlarda çalıştım ki, bana çok geniş bir vizyon kattı. Farklı kültür ve yapılar görmek bakış açımı da genişletti. Kırılma sürekli yeniden ve yeniden olmaya devam ediyor… hayat beni nereye götürecek daha neler mümkün heyecanla bekliyorum.

Kilis ve Antep’te mülteci kamplarında çalışmak insanın dünyaya bakışını nasıl değiştiriyor?
Oradan çıkan Sezen ile oraya girmeden önceki Sezen aynı kişi mi?

İnsana olan inancım çok değişti. İnsana yardım etmek, hayatlara dokunmak, fark yaratmak çok tatmin ediciydi. Sonra bir an geldi büyük bir sorgulama aldı beni. Kimin berbat ettiği bu dünyayı kimin yardımlarıyla güzelleştirmeye çalışıyoruz. Kimin yarattığı mağduriyeti kimin sayesinde ortadan kaldırmaya çalışıyoruz? Ve o sorgulama hiç bitmedi… bitmez de… sürdüğü sürece de aynı kişi kalmak mümkün değil.

Yıllarca iş geliştirme ve finans alanında yöneticilik yaptın. Sonra çeviri, özel ders, dijital içerik…
“Dağınık” denilen ama aslında çok merkezli bir yol bu. Kendini hiç savunmak zorunda hissettin mi?

Kariyer ve iş tercihlerim klasik bir HR vizyonunda başarısız, daha doğrusu istikrarsız olarak değerlendirilebilir. Ancak ben displinlerarası bir deneyim aktarımını bilinçli tercih ediyor ve bunun beni beslemesiyle daha da başarılı hale geliyorum.
Klasik HR büyük yanılıyor göreceksiniz :) “dağınık” sanılan şey bir strateji, kurumsala kendi ellerimle hazırladığım genişletilmiş bir yetkinlik seti satıyorum kendimi pazarlarken. Vizyoner olmayan bir kurumun bunu anlayabilmesi zor, özellikle yerelde, bana ciddi bir dezavantaj yaratıyor. Ancak sanırım artık çizgimi buldum. Departmanlar arası, ekipler arası kurguda “iş geliştirme” olarak ben devreye giriyorum. Ama tabi bilin bakalım yerelde ne yok? İş geliştirme departmanı… bu sebeple işsizim. Kendimi, keşfedilmeyi bekleyen özel bir sanat ürünü gibi demlemeye bıraktım.

“Sürekli üretmek benim için bir motivasyon kaynağı” diyorsun.
Hiç durmak istemedin mi? Yoksa duramamak mı bu?

Üretmeyi severim ama bunun patoloji temeli olmadığından emin olana dek bir uzmana danıştım. Durunca suçlu hissetmiyorsan, zaman zaman durabiliyorsan, üretme temelli yaratıcılıktır bu kimseye zararı olmaz kanımca. Bu; sistemin bana dayattığı verimlilik, üretme baskılarından bağımsız bir hal. Sanatçılardan ilhamla biraz, üretmezsem yaşayamam gibi geliyor.

Bekar annesin. 8 yaşında bir oğlun var.
Annelik seni güçlendirdi mi, daha mı kırılgan yaptı? Yoksa ikisi aynı anda mı?

Annelik beni bambaşka bir insan yaptı. Olmaktan en keyif aldığım halime dönüştürdü. Güçlendirdi ama bir o kadar da zorladı. Herkes benim kadar zorlanıyor mu bilmiyorum ama ben çok zorlandım ve hala da zorlanıyorum.

Toplum hâlâ “bekar anne” tanımını bir eksiklik gibi görüyor.
Sen bu etiketi ilk ne zaman sahiplenip dönüştürdün?

Bekar annelik muhteşem bir şey. 4 yıl önce boşandım ve bence yeniden doğdum da diyebiliriz. Toplum her nasıl görürse görsün bekar anneliği, benim nasıl gördüğüm en önemlisi :)

Instagram’da “Bekar Anne Hikayeleri” hesabını açtığında niyetin neydi?
“Ben yalnız değilim” demek mi, yoksa “yalnızlığı birlikte taşıyalım” demek mi?

Hesabımı açtığımda, belli bir amacım yoktu. Üretmek benim yaşam biçimim demiştim ya. Sosyal medyada da, okuduklarım ve yaşadıklarımla da beslendiğim şeylerden bir çıktı yaratmak istedim. Ciddi bir boşluk da vardı. Hep yabancı kaynakları takip etme, kendi kültürüme ve bakış açıma uyarlamak istedim. Yalnız değiliz, biz varız demek istedim.

Kadınlara kendi seslerini bulmaları için alan açtığını söylüyorsun.
Sence kadınlar seslerini gerçekten mi kaybediyor, yoksa bastırılıyor mu?

Kadınlar seslerini kaybediyorlar, potansiyellerini ve seslerini bastırmak zorunda kalıyorlar. Kimi zaman sessiz de olsa hala bir yerlerden fısltıları duyuluyor. Bunu görünür kılmak bana keyif veriyor.

Flanöz olmak istiyorsun. Şehirleri yürüyerek, gözlemleyerek, yazarak deneyimlemek…
Bugünün dünyasında yavaşlamak bir lüks mü, yoksa direniş mi?

Hız çağında yaşıyoruz. Sistem bizden hergün
hızlı tüket
hızlı üret
hızlı tepki ver
hızlı görün
Beklentisi içinde.
Flanöz ise şunu yapar:
yavaş bak
uzun gör
anlam çıkar
kaydet

Bu yüzden mesele hız değil de dikkatin egemenliği gibi geliyor. Hayat bizden, zamanımızı fiyatlandırmamızı istiyor. Zaman lüks… ve hayata istediğini vermemek bir direniş gerektiriyor. Yani ikisi de aslında .

Bucket list tutuyorsun, her tikte ruhunun hafiflediğini söylüyorsun.
Şu an listende en çok kalbini çarpıtan madde hangisi?

Listemdeki her madde benim bebeğim… Seçmek çok zor ayrıca genellikle yapana kadar söylemiyorum ama tek başıma bilmediğim bir şehirde bir ay yaşamak, ki seyahat etmek en büyük tutkum. Bir kitabı bitirmek değil ama yayımlamak :)
Japonya. Sessizlik inzivası. Bir ustaya çıraklık yapmak (hangi alan söylemem). Bu dünyaya kendi tarzımla iz bırakmak

Benim için bir şeyin bucket listime girmesinin ölçütü şudur aslında:

“Bunu yaptıktan sonra aynı kişi olarak kalmayacağım.” hissi.

Dijital dünya, yapay zekâ ve teknoloji seni heyecanlandırıyor.
Peki korkutmuyor mu? İnsan sesinin kaybolmasından endişe ediyor musun?

Hiç korkutmuyor. Teknolojiyi eleştirenleri ben şuna benzetiyorum; matbaa çıktığında, insanlar işsiz kalacak korkusu oluşmuştu, radyo çıktığında ay kitaplar artık okunmayacak korkusu, tv çıkınca artık derin düşünemeyeceğiz sanmıştık,şimdi ise internet… kaygı hep vardı ve olmaya devam edecek. Bu yüzden bu bir çağ sorunu değil bu kültür sorunu. Teknoloji insanı yok etmiyor ama daha görünür kılıyor. Her ne ise insan gerçekte, onu gösteriyor. Yapay ise daha yapay yapıyor, samimi ise daha sahici görünüyor. O yüzden hiç ama hiç korkmuyorum aksine sesimi duyurabileceğim ifade kanallarım arttığı için heyecanla yaklaşıyorum her gelişmeye.

“Kendi sesimi koruyarak üretmek yaşam pusulam” diyorsun.
Bu kadar gürültünün içinde kendi sesini nasıl ayırt ediyorsun?

Hiçkimse beğenmese, kimse doğru bulmasa, kimse onaylamasa yine de yapar mıydım? diye soruyorum kendime. Yanıt evet ise devam ediyorum. Hayır ise bu onaya neden ihtiyaç duydum, gerçekten neyi istiyor neyi arzuluyorum diye anında kendime dönüp açlığımı besliyorum ve sonra yeniden deniyorum.
Kendini tanımakla yakından ilgili olduğu kadar bir kas bu aslında. Yaptıkça gelişen, ezberin dışına çıkaran, iç sesini tanımana yardımcı olan…

Tüm bu hikâyeyi bir gün kitaplaştırmak istiyorsun.
O kitap bir “hesaplaşma” mı olacak, bir “sarılma” mı?

Hesaplaşma, dönüşüm, sarılma, dönemler, kırılmalar, dönüştürücü anlar, tekrar eden motifler… benim hikayem ya da bizim hikayemiz… henüz hayal aşamasında bir şey söylemek için çok erken. Hala böylesine aktif yaşıyorken yazmak çok zor… 20 yıl sonra bunu yeniden konuşalım :) (not alzheimer oldu yazamadı hahaha)

Bugün bu röportajı okuyan bir kadın için tek bir cümle kuracak olsan,
ne söylemek isterdin?

Sesini kısmadan kendin olarak ilerle, yalnız değilsin.

Bazı hikâyeler yüksek sesle anlatılmaz ancak güçlü bir karşılık bulur. Çünkü içinde birçok kadının kendinden bir parça bulabileceği ortak bir deneyim taşır.

Sezen Sürmeli’nin anlattıkları yalnızca bir kariyer rotasının, annelik deneyiminin ya da kişisel dönüşümün özeti değil. Bu röportaj, uzun süre kendini geri planda tutmuş bir kadının kendi kimliğini yeniden merkeze alma sürecini ortaya koyuyor. Beklentilere, toplumsal rollere ve “güçlü görünme” baskısına rağmen.

Belki de en dikkat çekici nokta şu. Kusursuzluk iddiası olmadan, sürekli güçlü görünme zorunluluğuna sığınmadan “ben buyum” diyebilmek.

Bu yalnızca bireysel bir hikâye değil. Kadınların kamusal ve kişisel alanda nasıl konumlandığına dair daha geniş bir soruyu gündeme taşıyor. Çünkü bir kadın kendi sesini sahiplenmeye başladığında, bu yalnızca kişisel bir dönüşüm değil, kolektif bir cesaret alanı da yaratıyor.

#İşbirliği

Müzeyyen Beyza MERCAN

YORUM YAZ